Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Gökkuşağı altındaki edebiyat




Toplam oy: 1043
Erkek eşcinselliği kadar yaşanır olan kadın eşcinselliği de edebiyatta yerini almıştır almasına ama sadece erkek yazarların eserlerinde. Mehmet Rauf’un Bir Zambak Hikâyesi’ndeki (1910) ilk açık lezbiyen karakter, pornografik ve eril bir kurgu ve dille temsil edilmiş, sonunda erkeksi yöntemlerle cezalandırılmıştır. Osmanlı'da yaşanan eşcinsellikle ilgili en popüler kaynakları yazan Reşat Ekrem Koçu ise ataerkil bir tahayyül içinden erkeksi kızları övgüyle anar.

İktidar ilişkilerinin ortaya çıktığı noktada, biliyoruz ki, direniş olanakları da belirir. Eşcinselliğin sabit tarihini kırılmaya uğratan da, işte bu direniş olanaklarının lezbiyen, gey, biseksüel, trans bireylerinin elinde (LGBT) cinsiyetçi ve homofobik iktidara karşı eyleme dönüşmesi olmuştur. Zaten, XIX. yüzyılda “eşcinsellik” olarak kurulan kategori, tarihin hiçbir döneminde tekil, yekpare bir grubu tanımlamamıştı; evrensel bir gey, lezbiyen, trans kimliği değil, sınıfsal, kültürel, etnik, tarihsel farklılıklar mevcuttu.

 

“Direniş olanaklarının eyleme dönüşmesi” derken bahsettiğimiz kuşkusuz ki, bu farklılıkların görünür hale gelerek kimlik politikalarının oluşmaya başlamasının tarihi olan Stonewall İsyanı, yani LGBT hareketin politik miladı. LGBT bireylerin 1969’da New York’ta buluştukları barlara düzenlenen polis baskınlarına karşı gösterdikleri fiziksel direniş olan Stonewall İsyanı sonrası “eşcinseller”, “gey” haline gelmiştir.  “Eşcinseller polis vahşiliğine razı olmuşlardı; geyler onunla savaştılar,” diyen Margaret Cruikshank eşcinsellerin hasta ve günahkar oldukları düşüncesini reddedip heteroseksüellerle eşitliği talep ettikleri, ayrımcılığı protesto etmek için bir araya geldikleri ve yığınlar halinde açığa çıktıkları zaman gey haline geldiklerini belirtir.  

 

 

 

Cinsiyet çeşitliliğini, ortak bir tarihyazımında değerlendirmek/sabitlemek mümkün değil. Dinamiklerini ve bağlamını kaçınılmaz olarak tarihin belirlediği, eşcinsellikle bağlantılı olarak tartışılan edebiyat büyük ölçüde kendilerini “gey” olarak tanımlayan yazarlar tarafından yazılmamıştır. Normdışı cinselliklere yer veren kimi romanlar negatif klişeleri üretir, kimi olumlayıcı temsiller geliştirir. Ancak eşcinselliğin “yasa dışı” olduğu dönemde oluşan ihlalci edebiyat ile gey ve lezbiyen kimliklerin meşrulaştığı dönemin edebiyatı aynı değildir, tek yönlü bir eleştirel bakışla değerlendirilemezler. Çünkü eşcinsel hareketi tarihsellikten, sınıfsallıktan ve ırksal farklılıklardan yoksun değildir. Hareketi kabaca üç döneme ayırmak mümkün: 1890’lardan II. Dünya Savaşı’na kadar, eşcinselliğin azad edildiği, hoşgörüldüğü dönem; savaş sonrasından 1969’daki Stonewall Ayaklanması'na kadar eşcinselliği destekleyen hareket ve LGBT özgürlük hareketi.

 

İlk dönemde Oscar Wilde davası, homoseksüelliğin açığa çıkarılmasında bir ilki teşkil etmekteydi. XIX. yüzyılda Batı’da erkek eşcinselliği ve sodomi kanun dışı sayılır, kimi kez ölümle cezalandırılırken, kadın eşcinselliğine göz yumuluyordu; kadınlar aralarında cinsellik olmadan ve erkek rollerine öykünüp erkek gibi dolaşmadıkları takdirde âşık olabilir, birlikte yaşayabilirlerdi. Elbette ki bu ayrıcalıktan varlıklı üst sınıflar yararlanabiliyordu. Bu dönemde bohem bir eşcinsel edebiyatı oluşmaya başlamıştı. İngiltere’de 1905’te kurulan ve 1920’lere kadar sözü geçen Bloomsbury Topluluğu, eşcinselliği çevreleyen sessizliği kendi aralarında gerçekleştirdikleri sohbetler, mektuplaşmalar, ev partileriyle bozuyordu. Virginia Woolf, E.M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi yazar ve şairlerin üyesi olduğu bu topluluk, eşcinselliğin politik anlamda özgürleşmesine yönelik sanat ve edebiyat yoluyla zemin hazırlamaktaydı.

 

Dünya edebiyatına unutulmaz eserler kazandıran Louis Aragon, Jean Cocteau, James Baldwin, Truman Capote, D.H. Lawrence, Federico García Lorca, André Gide, Jean Genet, Klaus Mann, Thomas Mann, Marcel Proust, Walt Whitman, Tennessee Williams gibi yazar ve şairler de gey kimliği öne çıkaran eserleriyle bir eşcinsel erkek edebiyatı kanonunun oluşmaya başlamasını sağladılar. 1920 ve 1930'larda New York, Chicago, Paris gibi büyük şehirlerin ev sahipliği yaptığı lezbiyen barlardan da bohem bir altkültür ve lezbiyen edebiyatı çıkmaya başladı. Colette, Djuna Barnes, Anais Nin lezbiyen edebiyatın erken örneklerini verdiler. Radclyffe Hall’ın heteroseksüel bir kadına aşık, doğuştan erkeksi bir üst sınıf lezbiyeni anlattığı 1928 tarihli romanı The Well of Loneliness (Yalnızlık Kuyusu) ise 60’ların sonlarına kadar “lezbiyenlerin incili” olarak kabul görecekti. Aynı yıl yayımlanan Virginia Woolf’un hayatının aşkı Vita Sackville-West’in kurgusal biyografisi olan Orlando, Woolf’un edebiyatını belirleyen klasiklerden biri haline geldi. Yine dönemin şairleri Renée Vivien ve Natalie Clifford Barney, Sappho’yu yücelten şiirler yazdılar, lezbiyen bir şiir akımı yaratmayı amaçladılar. Beraber açtıkları “Dostluk Tapınağı” adlı salon, lezbiyen kültürün oluşmasında önemli rol oynadı. 

 

İllüstrasyon: Onur Atay

 

Osmanlı'da köçek tutkusu


Dönemsel olarak Osmanlı'ya bakarsak; eşcinselliğin cinsel bir norma dönüştüğünü, erkekler arası aşk edebiyatını, Divan edebiyatına ve minyatürlere yansıyan köçek tutkusunu görürüz. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nahid Sırrı Örik, Abdülhak Şinasi Hisar, gey kimliğini politik olarak savunmasalar da eserlerinde eşcinsel kimliğine ilişkin motifler çokçadır. Erkek eşcinselliği kadar yaşanır olan kadın eşcinselliği de edebiyatta yerini almıştır almasına ama sadece erkek yazarların eserlerinde. Mehmet Rauf’un Bir Zambak Hikâyesi’ndeki (1910) ilk açık lezbiyen karakter, pornografik ve eril bir kurgu ve dille temsil edilmiş, sonunda erkeksi yöntemlerle cezalandırılmıştır. Osmanlı'da yaşanan eşcinsellikle ilgili en popüler kaynakları yazan Reşat Ekrem Koçu ise ataerkil bir tahayyül içinden erkeksi kızları övgüyle anar. 

Osmanlı eşcinsel edebiyatının en verimli yazarı Enderunlu Fazıl, Zenânnâme’de İstanbul kadınlarından “sevici zümresi”nin hilesinin, “zeker” (erkeğin cinsel organı) taklidi bir alet olduğunu ortaya koymuştur! (İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası [1995] adlı romanının kahramanı Ebrehe’nin “hilesi” de zıbıktır! Romanda Ebrehe’nin cinsiyeti hakkında doğrudan bir bilgi yoktur ancak, ölümünden sonra cesedi yıkayan Bünyamin, Ebrehe’nin apış arasında bir zıbık görür.) Lezbiyenleri yüzyıl sonuna kadar Batı edebiyatında -keza Osmanlı edebiyatında da- pek olumlu tasvirler içinde görmek mümkün değil. Lezbiyen karakter, hemen tüm kurmacalarda iki tip olarak belirmektedir: Hastalıklı lezbiyen ve kurban lezbiyen. Bu tasavvura göre hastalıklı olan erkeksi kadın, kurban ise yanlış bedene hapsolan kadındır. Popüler edebiyat ürünleri, eşcinsellik ve transvestizm gibi deneyimlerin çerçevesini “cinsel sapkınlıklar” olarak çizen dönemin psikolog ve seksologlarının sözcülüğünü yapıyor, kuramlarını destekliyorlardı. 

 

 

İktidarın olduğu yerde direniş daima vardı

 

 

İllüstrasyon: Dilem Serbest


 

Eşcinsel özgürlük hareketi için, II. Dünya Savaşı önemli bir dönemeç oldu. Hatta John D’Emilio, savaşın, modern eşcinsel tarihinin başlangıcı olduğunu savunmaktadır. Savaş ortamı, eşcinseller için ileriki yaşamlarını etkileyebilecek, kendi cinselliklerini ve birbirlerini keşfetmelerini sağlayacak deneyimlere zemin olmuştur. McCarthy döneminde ise farklılık tehlikeli, eşcinsel eylemler yasadışıydı; sağ kanat, “cinsel sapıkları” günah keçisi ilan etmişti. Soğuk Savaş döneminde LGBT bireyler şiddetli saldırılara maruz kaldılar. Ancak iktidarın olduğu yerde direniş daima vardı. 50’lerin ortalarına kadar, homofil hareketin merkezi San Fransisco’da, gözle görünür bir eşcinsel kültürü, Beat edebiyatıyla birlikte ve iç içe gelişiyordu. Allen Ginsberg, Jack Kerouac, William S. Burroughs (ve Robert Duncan, Jack Spicer, Robin Blazer) öncülüğündeki Beat edebiyatı bir erkek eşcinsel altkültürü oluşturmaktaydı; eşcinsel bilinci üzerinde hayli etkili olmuştur. 

 

Soğuk Savaş döneminde yeraltına inen lezbiyenler ise ABD ve İngiltere’de ancak şifreli bir dil kullanarak yayımcı bulabildiler. 1960’ların sonlarında ise politik bir güç ve toplumsal bir hareket olarak görünürlük kazandılar. Batı dünyasında ve Güney’in pek çok metropolünde, devrimci bir atmosferde ortaya çıkan bu hareket, ikinci feminist dalgayla ve Stonewall Ayaklanması'nın izinde oluşan eşcinsel hareketiyle sıkı bir ilişki içinde gelişti. 70’lerde doruk noktasına çıkan hareket, heteronormativeye karşı bir zaferdi ancak süreç içinde lezbiyenler, translar ve marjinalleştirilmiş cinsel kimlikler dışarıda bırakılarak “gey” kimliği sabitleşmeye başladı. Arka arkaya kurulan pek çok gey örgütü, topluluğu bir “gay pride” ve “gay power” kültürü/söylemi yaratmaya başlamıştı. 

 

LGBT hareketinin tarihi arka planı erkek ağırlıklıydı. Tanınma ve açılma konusunda kendilerini dışlanmış, öznelliklerinden yoksun bırakılmış bulan lezbiyenler, hareketteki erkek egemenliğini, patriarkal işleyişi ve heteroseksüel feministleri eleştirmekte gecikmediler. İkinci dalga feminizmden ve gey özgürlük hareketinden duyulan hoşnutsuzluğun ardından ortaya çıkan lezbiyen feminizm, ayrılıkçı organizasyonlar kurmak, lezbiyenliğin aslında bir seçim ve karşı duruş meselesi olduğuna inanmak, her türlü hiyerarşiyi reddetmek ve eşitsizliği erotik hale getiren erkek üstünlüğünü eleştirmek konularında birleşti. Rita Mae Brown, Charlotte Perkins Gilman, Charlotte Bunch, Mary Daly, Marilyn Frye, Judy Grahn, Kate Millett, Jane Rule ve Adrienne Rich dönemin ünlü lezbiyen yazar ve kuramcılarıydı. Rich’in feminist eleştiriye kazandırdığı “lezbiyen süreklilik” kavramına göre, patriarkal sisteme karşı mücadelede bütün kadınlar arasında bir lezbiyen süreklilik vardır, kadınlara cinsel ilgi duymayan kadınlar da kendilerini politik lezbiyen olarak görebilir. Ancak ikinci dalganın bu özcü ve kısmen akseksüel lezbiyen teorileri Audre Lorde, Barbara Smith, bell hooks, Alice Walker, Cherrie Moraga, Gunn Allen, Gloria Anzaldúa gibi beyaz olmayan lezbiyenler tarafından 80’lere doğru üçüncü dalga, siyah feminizm ve üçüncü dünya feminizminin etkisiyle hayli sert eleştirilere uğratılmıştır. 

 

İllüstrasyon: Mert Tugen


 

İlerici bir cinsel politika: Q Kuramı

 

Geyler ve lezbiyenlerin 70’ler boyu süren bu ayrılığı ve karşı karşıyalığı, 80’lerde bir kırılmaya daha uğradı ve tüm LGBT bireyler AIDS için bir araya geldi. Bu dönemde ortaya konan eserlerin çeşitliliği, hacmi, farklılığı ve hitap gücü inanılmazdır. LGBT için yeni bir ortak mücadele alanı yaratan AIDS, homofobi ve faşizmi canlandırmışsa da, ironik biçimde hastalık, ilerici bir cinsel politikanın da simgesi olmuştur. Nitekim geniş bir cinsel kimlik ve davranış çeşitliliği içeren queer  kavramı ilk kez bu koalisyonun içinden çıkmıştır. 

Temelini Foucault’dan alan, Deleuze’ün kadın-oluş, akışkanlık, aradalık, Derrida’nın “ek” (supplement) kavramından ve Lacan’ın merkezini yitirmiş kimlik modelinden esinlenen çoklu, çelişkili, parçalı, tutarsız, istikrarsız ve akışkan kimlikleri savunan Q teori, homofobik yaklaşıma karşı çıktığı gibi onaylayıcı, olumlayıcı eşcinsel yaklaşımı, gey ve lezbiyen saygınlığı modelini eleştirir. LGBT çevrelerinde hoşgörülmeyen (trans, çift cinsiyetli, biseksüel ve sadomazoşistler gibi) bireylerin davet gördüğü ve görünür kılındığı bir alan olan queer, 90’ların sonuna dek çokça beslendiği feminizm ve LGBT politikaları başta olmak üzere sınır politikaları, göçmenlik, milliyetçilik, militarizm gibi sayısız alana girerek eleştirel ve dönüştürücü bir metodoloji olarak da algılanmaya başladı. 

 

İlk queer grubu olan Queer Nation, New York'ta 1990'da kuruldu. Kuram ilk kez Teresa de Lauretis tarafından, 1990’da bir konferansın başlığı olarak kullanıldı. Q kuramının temel metinleri olan iki kitap da (Judith Butler, Cinsiyet Belası; Eve K. Sedgwick, The Epistemology of  the Closet [Dolabın Epistemolojisi]) yine aynı yıl yayımlandı. Bu kuramcılara göre, biyolojik bir “öze” atıfta bulunduğu varsayılan “(biyolojik) cinsiyet” de aslında bu tertibatın hükmü altındadır ve dolayısıyla “biyolojik bedenin” de doğallığının sorgulanması gerekir. Bu aynı zamanda cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim/(karşı cinse) arzu arasında olduğu varsayılan sürekliliğin de sorgulanması anlamına gelir. Butler’a göre cinsel hiyerarşi, toplumsal cinsiyeti üretir ve pekiştirir. Toplumsal cinsiyeti üretip pekiştiren şey heteroseksüel normatiflik değil, heteroseksüel ilişkilerin ardında yattığı iddia edilen toplumsal cinsiyet hiyerarşisidir. Bu hiyerarşi, homofobik tutumları üretmekte ve farklı cinsel yönelimleri ötekileştirmektedir. 

 

 

 

 

 

Demir Özlü, Ferit Edgü, Bilge Karasu, Adalet Ağaoğlu, Leylâ Erbil

 

 

Türkiye’de ise 12 Eylül 1980 darbesiyle homofobi yeniden canlandı; erkek eşcinseller, travesti ve transseksüeller aşağılayıcı sıfatlar ve alçaltıcı muamelelerle sürgün edildi. Böylece,  bugün hala sık sık tanıklık ettiğimiz nefret cinayetlerinin tohumları atılmış oldu. Ama bir yandan da darbenin ardından gelen neoliberal politikalar sayesinde bireyin tüketici sıfatıyla da olsa öne çıkması, bastırılmış cinsel kimliklerin ifade edilmesine olanak sağladı. Ten, haz ve seks keşfedildi, cinsel eğilimler sınıflandırıldı, cinsellik ilk kez üzerinde bu kadar çok konuşulan ve tüketilen bir alan haline geldi. Demir Özlü, Ferit Edgü, Selim İleri, Bilge Karasu, Adalet Ağaoğlu, Leylâ Erbil gibi yazarlar eserlerinde eşcinsel temalara yer verirken; Attilâ İlhan’ın Fena Halde Leman (1980) ve Haco Hanım Vay (1984) romanlarında lezbiyenlik cinsel şiddet, sadizm, pedofili, travestilik gibi klişe kavramlarla harmanlanarak ele alınmıştır. Dönemin yozlaşma ve cinsel arayışlarla yüklü iklimini özellikle Ölüm İlişkileri (1979) ve Cehennem Kraliçesi (1980) adlı romanlarında işleyen Selim İleri’nin kurmaca dünyasında ise cinsellik, doyumsuzluk, haz ve acı ile kadınlık ve erkeklik kavramları geçişimlidir; kadın erkeğe, erkek de kadına dönüşür. (İleri’nin birçok anlatısında, kadın figürlerin cinsel fantezi ve kurgularında uyguladıkları, daha çok erkeğe özgü sayılagelmiş sadistik pratikler feminist eleştiri açısından sorunlu olmakla birlikte transgender edebiyat için yeni okumalar sağlayacaktır.) 90’larda Murathan Mungan ve küçük İskender, Türkiye’de çağdaş bir gey edebiyatın oluşmasında çok önemli katkılar sağladılar. Mehmet Bilâl, Sadık Aslankara, Niyazi Zorlu, Ahmet Tulgar, erkekler arası aşkı anlatmayı tercih ettiler. Aynı dönem boyunca kadın yazarlar toplumsal cinsiyeti eleştirdikleri kadar kadın cinselliğini de tema edindiler ancak, bu romanlarda lezbiyen ve trans kimliklere rastlamak mümkün değildir, lezbiyenlik henüz kadın yazarlarca sahiplenilmemiştir. Lezbiyen cinselliğe, iki kadın arasındaki aşka, travestiliğe dair roman türünde örnekler 90’lardan sonra yayımlanmaya başladı: Leyla ile Şirin, Hülya Serap Doğaner (1992); İki Genç Kızın Romanı, Perihan Mağden (2002); Ben Kendimi Affediyorum Tanrım Ya Sen?, Tijen Kino (2002); Bella, Stella Acıman (2002); Travesti Pinokyo, Sibel Torunoğlu (2002); Deniz Kızı, Zeynep Aksoy (2003); Kurtlu Elma Şekeri, Pınar Küzeci Orhan (2003). Oldubitti seks işçiliği temsilinde, iğrenç ve zavallı figürasyonlarda görülen trans bireyler ise komik, trajik ve cinsel stereotipler dışında, varlık bilinçleriyle, özyaşamsal deneyimleriyle, ruhsal ve düşünsel alanlarıyla temsil edilmediler. 

 

Varolan temsiller içlerinden çıktıkları kültürün ve toplumun homofobik izlerini taşıyor ve yeniden üretiyor hiç kuşkusuz. Homofobi kendisini her zaman ölüme kadar varan fiziksel şiddet, aşağılama ya da yok sayma ile göstermiyor. Eşcinsellere yapılan baskı, kuralları ve ilişkileriyle kadınları da baskı altında tutan sistemin ürünüdür. Patriarka, cinsiyetçilik ve homofobi birbirleriyle işbirliği içerisinde bulunarak farklı yollarla açığa çıkarken, heteroseksizm kendini tek ve alternatifsiz norm olarak dayatarak diğer cinsel yönelimleri dışlamaktadır. 90’larla birlikte erkekliğin imkanlarından yararlanan gey kimliği anaakımlaşmaya, ticari gey çevreler büyümeye başlamıştır. Gey kimliğinin ve yaşantısının aldığı yeni şekiller, kapitalist toplumlarda fazlasıyla hissedilir olan cinsiyet, ırk ve sınıfa dayalı ayrışmayı da yansıtmaktadır. 80’lerde bir üçüncü dalga cinsel radikalizm yaratan queer, 90’lardan bu yana sıklıkla geyin eşanlamlısı olarak, lezbiyen ve trans bireylerdense gey erkeklerle bağlantılı olarak kullanılır hale geldi ve dolayısıyla feminizmi karşısına aldı. Lisa Duggan gibi postfeministler, queer kuramcı ve aktivistleri mevcut kimlik politikalarını ve erkekliği yücelttikleri için eleştirdiler. 

 

Transgender terimi 90’ların ikinci yarısında oturmaya başladı; halihazırda bütünü kapsayıcı bir terim olarak iş görüyor.  Transgender herhangi bir cinsel yönelim değildir, dolayısıyla travestiler, transseksüller, cross-dresser’lar , interseksüeller, drag queen ve drag kingler , aseksüel ve biseksüeller ve de kendi atanmış biyolojik cinsiyetini kabul etmeyen herkes transgendered olarak tanımlanabilir. Transgender kuram, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve zorunlu cinsiyetlendirmeye muhalif bir koalisyon politikası için alan açarken birçok crossgender pratiğini eşcinsellik versiyonları olarak okuyabilecek lezbiyen ve gey çerçevelerine alternatif sunuyor. Leslie Feinberg, Pat Califia, Jay Prosser, T Cooper, Kate Bornstein, Annamarie Jagose gibi trans kuramcı ve yazarların eserleri, bu yeni tanıma temel oluşturmaktadır. 

 

İllüstrasyon: Ekin Urcan

 

Günümüzde özellikle ABD’de de, trans siyaseti LGBT aktivizminin giderek en keskin tarafı haline gelmekteyken Türkiye’de de 90’lardan bu yana varlık gösteren lezbiyen/gey hareketinin yanı sıra trans bireyler de kendi örgütlülüklerini oluşturmaya başladı. Günümüzde pek çok şehirde farklı etnik ve cinsel kimliklere sahip bireyleri buluşturan LGBT örgütlenmeleri -başta Lambdaistanbul ve Kaos GL-, üniversitelerde LGBT öğrenci dernekleri ve azımsanmayacak bir LGBT kültürü, sineması, literatürü söz konusu. Mehmet Murat Somer mesela, dünya edebiyatının ilk travesti dedektifini yarattı. Peygamber Cinayetleri dizisinin bu estet ve yakışıklı dedektifi özlenen olumlu bir temsildir. Lubunya (Selin Berghan, 2007), trans görünürlük, ayrımcılık ve eşcinsel cemaat içindeki kabul sorunlarını dile getiren; Maskeler, Süvariler, Gacılar (Pınar Selek, 2001), trans cemaatinin İstanbul’daki tarihini anlatan önemli çalışmalardır. Cüneyt Çakırlar ile Serkan Delice’nin hazırladığı Cinsellik Muamması: Türkiye'de Queer Kültür ve Muhalefet (2012) ise yerli queer kuramının ve politikalarının geçirdiği aşamaları farklı açılardan yansıtan ilk kaynak kitaptır. 

 

Türkiye’deki LGBT hareketin tarihsel süreç içinde aldığı yol, heteroseksizm ve homofobiye karşı çıkmak, ayrımcılık ve şiddeti engellemek için ciddi bir emek sarf ettiği ortada, ancak yine de bu hassasiyetler ve örgütlenmeler, nefret cinayetlerini, homofobiyi, ayrımcılık ya da hoşgörü politikalarını bertaraf etmeye henüz yetmiyor. Tüm bu ötekileştirme politikalarından kurtulabilmek ve LGBT bireylerin temsilini, homofobik söylemleri analiz edip alternatifler geliştirebilmek için hegemonik erkekliği, heteroseksüel patriarkanın derin maddi köklerini, kapitalizmle kurduğu güçlü ittifakları, sınıfsal ve etnik farklılıkları göz ardı etmeyen bir feminist bakışa ve birlikte direnmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Queer ve transgender eleştiriden yararlanan böyle bir feminist perspektif, kültürün ve edebiyatın, toplumsal ve cinsel ideolojilerle nasıl derinden yapılandırıldığını, cinsiyetçi politikaları ve bu politikaların diğer tahakküm biçimleriyle ilişkisini görmemiz ve çözümlememiz için gereklidir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.