Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

“Bir lisan ki tamamiyle bir insan olsun!”

Halit Ziya Uşaklıgil’in modern Türk romanının ilk örneği olarak kabul ettiğimiz Mai ve Siyah’ı Tepebaşı’nda bir çilingir sofrasının etrafında başlar. Kahramanımız, genç şair-gazeteci Ahmet Cemil, yemenin ve içmenin sonunda düşüncelerini, şiirlerini hiç beğenmediği, “sevmemek mümkün olduğu kadar” sevmediği Raci’yle küçük bir şiir tartışmasına girer ve şiir üzerine düşüncelerini açıklar. Aslına bakarsanız Raci, edebiyatın üzerine yeteneksizliğiyle çöken, edebiyatı kurumsallaştırmaya çalışan, ondan kariyer, ondan itibar kazanırken edebiyatı değersizleştiren, içini boşaltan anlayışın temsilcisidir. Yepyeni bir lisan arayışındadır Ahmet Cemil şiirde. Ve o da tıpkı yazarı gibi edebiyatın içinde yol alırken öncelikle Raci gibilerle savaşması gerektiğini bilir. “Şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki… Mütekellim bir ruh kadar beliğ olsun, bütün kederlerimize, neşvelerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, heyecanlarına tercüman olsun; bir lisan ki bizimle beraber grubun mahzum renklerine dalsın düşünsün, bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın.” Diyerek başlar, uzun uzun anlatır. Yükseldikçe yükselir, coştukça coşar Ahmet Cemil ve tartışmaya son noktayı koyar: “Bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun.”

 

Ahmet Hamdi Tanpınar için Mai ve Siyah, nesli adına konuşan ilk romandır. Klasiktir de, çünkü aradan nesiller geçtiği halde hala bu nesil adına da konuşmaktadır… Gezi Şiir Yarışması’nı duyduğumdan beri Ahmet Cemil sanki karşıma geçip oturmuş, şiir üzerine durmaksızın söylev vermekte. Malum sarı saçları omuzlarına döküle döküle; hayatını şiire, şair olmaklığa vermiş bu saf, dürüst, açık fikirli ve sonu kötü bitmiş genç adam susmak bilmemekte… Raci ise yine o sofranın başında otururken olduğu gibi küçülmekte küçülmekte… Neyse ki söz konusu organizasyonda son durum iptal edildiğiydi. Önce tepkiler, sonra seçici kurulda geri çekilmeler, nihayetinde de iptal. Gezi Şiir Yarışması Girişimi üzerine aslına bakarsanız çok da konuşmak istemiyorum. Toplumsal muhalefetin doruk noktasına çıktığı, dolayısıyla da edebiyatımızın üzerinde ferah rüzgarlar estiren, şiir yazdıran, şiir okutan, şiir konuşturan Gezi direnişi üzerinden birileri çıkıp ilkokul müsameresi bile düzenlese, ne oluyor, diye sesim çıkmaz benim. Varsın, böylesi de olsun derim. Ama yarışma düşüncesi işte o oldukça can sıkıyor. Edebiyatı, sanatı yarışmayla özendirmek düşüncesinin akla gelmesi, insanı incitiyor. Bunun Gezi Direnişi üzerinden olması da ayrı bir üzüntü kaynağı.

 

Edebiyatımızı kurumsallaştırmaya çalışanların, hangi amaçla olursa olsun her dönem hazin sonuçlar aldığını, edebiyatın, edebiyatçıların bunlara karşı savaşının hiç bitmediğini görmek nasıl da umut verici… İş Gezi olunca, bu tür girişimleri engellemek daha kolay oluyor, burada kazandığımız anında karşı tepki verme yeteneğini edebiyatın geneline de yaysak, o hep aradığımız, peşine düştüğümüz yeni lisanın bir kurum değil, bir insan olduğunu, hiç unutmasak, içimizdeki Ahmet Cemiller de biraz rahat nefes alsalar…

 

 


 

Görsel çalışma: Dünya Atay

Manşetteki görsel çalışma: Ethem Onur Bilgiç

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.

 

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.

Ibn Haldun’un Mukaddime’de üzerinde durduğu çevrenin ve yaşanılan şehrin insan üzerindeki etkisi, modern yazarların ve düşünürlerin de peşini bırakmamış bir tartışmanın konusudur. Walter Benjamin meşhur kitabı Pasajlar’da 19. yüzyıl Paris’inden ve Charles Baudelaire’in şiirlerinden yola çıkarak erken modernizmin izlerini sürer.

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.

 

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.