Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

“Kendi için bir varlık” olarak Leyla Erbil’e vurulmak!

Leyla Erbil
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Bir okur, Leyla Erbil’e ancak vurgun olur, başka yolu yoktur...

 

Kışkırtır sizi, gerçek anlamda özgürlükçüdür; dilin de, devletin de, toplumun da sınırlarını, tüm baskılarını, baskınlıklarını zorlar, yer yer hiçe sayar.  Dediğim gibi ya vurgunsunuzdur ona, ya bir türlü okuyamamış, sevememişsinizdir ya da hiç tanımamışsınızdır zaten. Zira çok satanlar listelerinin içinde göz alıcı sahte ışıklarla bezenmiş değildir, edebiyat ödülü denen şeye karşıdır, eserlerini aldığı ödüllerle reklamlamaz, eleştirmenlerin güzellemelerinde pek yer almaz, sevmeyeni de vardır hatta. Dili sivri demek, belki hafif bile kalır. Düşündüğünü, öyle açık açık, öyle berrak bir şekilde hiç sakınmadan söyler ki, şaşırmaya bile pek fırsatınız kalmaz. Türkiye’de yazar duruşu dediğimiz şeyin nadir bulunan temsilcilerindendir Leyla Erbil. Edward Said’in “Ben entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğundan eminim”, dediği entelektüel temsilinin bu topraklar üzerinde can bulmuş hali gibidir. Eserleriyle de, dünya görüşüyle de “kendi için bir varlık”tır o.

 

“Kendi için varlık” olmak Leyla Erbil’in romanlarının ve öykülerinin olduğu kadar Zihin Kuşları adı altında topladığı denemelerinin de ana izleği. “Burada söz konusu olan, çevrenin, ortak ve yaygın düşüncenin bir yansısı olmaktan sıyrılmak; herkes gibi, onlar gibi düşünmekten, hissetmekten, davranmaktan kurtulmak”, olarak açıklıyor bu kavramı kitabın girişinde Selahattin Hilav. Erbil’in denemeleri arka arkaya devrildikçe onun gerçekten de yazı aracılığıyla, dil aracılığıyla, kısacası yazdıkça  onlar gibi olmaktan kurtulduğunu görüyoruz. Her şey bir yana, bu izleyiş bile, okuma hazzını tattırıyor okuruna.

 

Zihin Kuşları 1998 yılında yayımlanan bir çalışma. Hatta içinde yazarın daha eski tarihli denemeleri de yer alıyor. Yani Erbil şimdi yeniden basılan denemelerinde bizlere çoğu zaman on beş yıl öncesinden sesleniyor. Ancak sesi öylesine yakın, öylesine tuhaf bir biçimde güncel ki okurken bir parça da olsa tedirgin oluyor insan. Asuman Kafaoğlu-Büke bir yazısında Leyla Erbil için falcı – yazar, diyordu. Onun haklı tespitine de, denemelerin tazeliğine de şaşarak okuyorum Zihin Kuşları'nı. 

 

Görüşlerine katılmak ya da katılmamak meselesi değil bu. Dayatmıyor, bilgilendirmeye çalışmıyor, sürekli tartışıyor Leyla Erbil; okuruyla, edebiyat çevreleriyle, dünyayla, hayatla... İster istemez kendinize dönüyor gözleriniz, kendi içinize, yaşam deneyimlerinize, dünya görüşünüze, bildiklerinize ve bilmediklerinize bakıyorsunuz, bir kez daha tartıyorsunuz olan biteni. Başta da dediğim gibi her türlü edebiyat ödülüne, yazarları ve eserleri kategorizasyona tutan, egemenlik altına alan baskıcı edebiyat çevrelerine karşı bir yazar Leyla Erbil.

 

Taklit edeni de, taklit edileni de sorguluyor, taklit edenin de edilenin de uğradığı dönüşümü eğrisiyle doğrusuyla, yazar gönlüyle ele alıyor. Belli ki ne kadar kızarsa kızsın, gerçek yazarı hep korumaktan yana. Mesela taklit edilmekten yılıp, biçem değişikliğine gitmeye karar veren Borges’i eleştirse de, “ne kadar taklit edilirse edilsin, bana göre Borges ortalığa tuhaf bir buzla kaplı düşsel sözcükler püskürten o görünmeyen, yakalanamayan, milyon yaşında kaplandır”, diyerek bitiriyor söz konusu denemesini.

 

Çok sevdiği yazarlardan biri olan Sait Faik’in eserlerindeki “göz” üzerine kaleme aldığı nefis denemesi, Tezer Özlü’yle, Onat Kutlar’la olan dostluklarına dair yazdıkları, Proust’un  Vinteuil’inin sonat andantesi peşine düşmesi üzerine yaşadıkları... Ve her şey bir yana Erbil’in on beş yıl öncesinden bugüne uzanan, tuhaf bir şekilde tam yerini bulan tespitleri... Bütün bunlar, geçmiş on yılın edebiyatını harıl harıl değerlendirdiğimiz, bir yanıyla umutlanıp bir yanıyla hiç mi hiç beğenmediğimiz gidişatı anlamlandırmak açısından, Zihin Kuşları’nı bir kez daha okumamızı gerektiriyor gibi görünüyor.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.

Kişinin kendisi olmaktan vazgeçip başka birisi olmaya karar verdiği o an, modern edebiyata göre bir kahramanlık sergilediği andır. Kişi bu kahramanlığa ulaşmak için evinden çıkıp bir yolculuğa atılır. Yolculuk boyunca başından türlü felaketler geçer. Her felaket, yolun sonunu getirebilmek için aslında bir duraktır.

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta

 

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.