Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Bakmayı bilen gözler ya da iki tarih gezgini

Bu hafta Ekim ayından itibaren hararetini sürdüren edebiyat dünyamızdan başımı kaldırıyor, biraz da sanat ve tarih diyorum. Sebeb-i derdim iki özgün çalışma: Biri kültür sanat camiamızın önde gelen isimlerinden Faruk Şüyün’ün “Bir Arkeoloji Detektifinin Maceraları”, diğeri ise İtalyan sanat tarihçisi Giovanni Curatola’nın “Türkiye: Selçuklulardan Osmanlılara Sanat”ı. Geçmişi bilmek geleceği bilmektir, demiyorum ama şimdiyi anlamak, anlamlandırmak açısından son derece faydalı olabilir umuduyla sayfaları çevirmeye başlıyorum... İçimde her zaman canlı duran ve bu tür çalışmaların daha da yeşerttiği bir safiyane umut da, tarihi savaşlardan ve iktidar sahiplerinin siyasi çıkar çekişmelerinden ibaret bir çerçeveye sıkıştırma eğiliminin azalmasının, her anlamda zihinlerimizi açacağı umududur.

 

ARKEOLOJİ DEDEKTİFİ

 

Faruk Şüyün, yaptığı her iş bir yana kendini bir arkeoloji detektifi olarak tanımlıyor. Arkeoloji tutkusunu farkında olmadan önünden geçtiği bir heykelin lanetine, detektiflik özlemini ise çocukluğundan beri okuduğu bu tür romanlara bağlayan Şüyün, nihayetinde arkeolojik detektiflik gezilerini kitaplaştırmış. Gidenleri hayalkırıklığına uğratan o tarih öncesi şehirleri gezdiriyor bizlere yazar. Dikkatsiz gözlere hiçbir şey söylemeyen bu antik şehirler dünya tarihini değiştiriyorlar aslında azar azar. Bir de Şüyün gibi hayalgücü kuvvetli gezginlerin gözünde asırlar öncesinin gündelik yaşamının nasıl olabileceğine dair önemli fikirler veriyorlar. Ama bir de alt alta rakamsal olarak sıraladığımızda Anadolu topraklarının tarihi zenginliğini (biraz klişe gibi geliyor kulağa biliyorum ama gerçek) gözler önüne seriyorlar. Aynen alıntılıyorum: “Türkiye’de Roma İmparatorluğu’ndan kalan antik kent sayısı inanmayabilirsiniz ama İtalya’dakilerden fazla.” “Kazılmayı bekleyen 20 bin höyük bulunuyor. 25 bin tümülüsün (bir mezar ya da mezarlık içeren, toprak yığılarak oluşturulmuş tepeciklere verilen ad) neredeyse yüzde 99’una hiç dokunulmamış.” “Antik çağlardan bu yana dikilmiş 25 bin kadar irili ufaklı anıt yer alıyor ülkemiz topraklarında. Yani toplam 70 bin civarında tarihsel, kültürel, dinsel nokta var.” “Bütün bunlara karşılık bugün halen yaşanan 36-37 bin civarında köy olduğu söyleniyor. Böylelikle de her köye ortalama 2 tarihsel yer düşüyor.” “Bu topraklarda İslamiyet öncesi adı bilinen 42 uygarlık yaşamış. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir zenginlik yok!” Daha ne olsun… Şüyün’ün verdiği diğer rakamlara ise hiç değinmiyorum. Zira bu zenginlikten faydalanmak bir yana onun farkında bile olmadığımızın iç acıtan rakamları bunlar. Bir kez daha dile getirmeye bilmem gerek var mı… En iyisi ben zenginlikleri sayayım, Şüyün’ün rehberliği size eşlik etsin, Anadolu’daki antik şehirler 21. yüzyıl insanına da hikayelerini anlatmaya devam etsinler… Antik şehirler bakmayı bilmeyen gözlere kendilerini göstermiyor olabilirler. Peki ya, Selçuklular’ın ve Osmanlılar’ın anıtsal sanat eserleri, onlar da mı bir şey ifade etmiyorlar bizlere. Görünen o ki, gerçek ne yazık ki böyle. İtalyan gezgin ve sanat tarihçisi Giovanni Curatola’nın büyük çaplı araştırmasının sayfalarını çevirirseniz eğer siz de anlayacaksınız yoksul sanat tarihi sevgimizi. Bir de en mühimi kılcal damarlarımıza kadar ayrışmaya çabaladığımız bu dönemde (sanki batıdaki uluslaşma çabasının daha da çılgınca bir versiyonu gibi), bizden önce bu topraklarda yaşayanların sanat aracılığıyla nasıl bir buluşma-bütünleşme kültürü yarattıklarını. Kanımca Curatola’nın çalışmasının nirengi noktasını oluşturuyor bu düşünce. Yazar kısa ancak zihin açıcı bir Türk tarihiyle giriş yapıyor ve incelemesini Büyük Selçuklular’dan başlatıyor. Bizans topraklarını da ele geçirerek Anadolu’ya iyiden iyiye yayılan Selçuklular, yüzyıllar süren kültürel ve siyasi ilişkilerin de etkisiyle Bizans sanatından çok şey alıyorlar kendilerine. Özellikle de taş kullanımını. Ancak taş kullanarak yaptıkları binaların cephelerini ve taç kapılarını yine aynı malzemeyi incelikle işleyerek, bozkırlardan getirdikleri şamanlık çağrışımlarına İslam’ın sonsuzluk düşüncesini katarak ve bütün bunları geometrik motif tutkularıyla birleştirerek eşsiz bir süs zenginliği yaratıyorlar. Osmanlılar ise Anadolu’daki Türk, Rum, Ermeni, Süryani buluşmasını göz ardı etmek şöyle dursun bilakis bu buluşmayı tamamen özümseyerek eksenini Akdeniz geleneği ve Asya kültürü arasında daha da genişleterek oluşturuyorlar sanat anlayışlarını. Üstelik Curatola’ya göre 18. yüzyıldan itibaren bir çöküş sanatı olması bir yana Osmanlılar, “Avrupa’dan ve Art Nouveau’dan gelen ve bütün 19. yy boyunca başkent sanatını belirleyen etkilere yeni bir biçim vermeyi bilmişler.” Yani bizden öncekiler, kültürde, sanatta ve toplumsal yaşayışta zamanın getirdiği etkilere kendilerini kapatmak yerine onu özümsetip yeni bir yaratım haline getirmeyi başarmışlar. Bugün hala hayranlıkla hatırlanmalarının önemli bir sebebi bu. Van Gölü’nün kıyısında Selçuklulardan kalma Ahlat Mezarlığı’nın, zarafetiyle göz kamaştıran Konya’daki İnce Minareli Medrese’nin, Selimiye’nin, Süleymaniye’nin, Sultan Ahmet’in, Topkapı Sarayı’nın, Balyan ailesinin İstanbul’a damgasını vuran Dolmabahçe-Çırağan-Beylerbeyi Sarayları’nın hikayelerinde, zannederim siz de benim gibi çok şey bulacaksınız.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.