Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Bilimkurgu insanlıktan umudunu kesti! Bir uzay efsanesi, Avatar'la ekseninden sapıyor...

1964 ilkbaharında Stanley Kubrick, Arthur C.Clark’a bir mektup yazar. Birlikte “dillere destan bir bilimkurgu filmi” yapmak istediğini söyler, yazarın bu konuda iyi bir fikri olup olmadığını sorar. Ve büyük efsane böyle başlar... Arthur C. Clark’ın, ilk yazıldığında kimselerin dikkatini çekmeyen, Ay’a yabancı bir medeniyet tarafından yerleştirilmiş ve insanlıkla karşılaşmayı 3 milyon yıllık sabırla bekleyen küçük bir piramidin keşfini anlatan 1948 tarihli “Gözcü” adlı öyküsü, muhteşem ikilinin çıkış noktası olacak ve kendi deyişleriyle düşündüklerinden çok daha fazlasını yapmalarını sağlarken ünlü siyah “tektaş” efsanesinin de gelişimine yol açacaktır. “2001 Bir Uzay Efsanesi”, filmiyle de romanıyla da hem kültürel bilincimizi, hem bilimsel araştırmaları derinden etkiler, yıllar boyu 2001’i ve bu yılda gerçekleşecek olağanüstü gelişmeleri beklediğimiz, bu yılı geçeli çok olduğu halde hala gizemini bir gün karşımıza çıkaracağını umduğumuz gerçek bir efsaneye dönüşür.

Dünya yüzünde yazılmış tüm diğer bilimkurgu eserleri bir yana, bu öykünün en önemli ayırt edici özelliği, insanlığın hayal gücünün gelecekte bilimle kesişebileceğini açıkça kanıtlamış olmasıdır. Clark, büyük bir cesaretle geleceğe dair kurduğu hayalleri oldukça yakın bir zamanla tarihlendirir. Zira onun hikayesi, bilim ve uzay araştırmaları ekseninde insanlığın çok kısa bir süre de gelişeceği, evrimleşeceği üzerine kuruludur da ondan. Bilim, bilincin gelişimine hizmet edecek, ona ruhani yönden de çağ atlattıracaktır. Bu roman yazıldığında henüz aya bile gidilmediğini hatırlarsak eğer Clark’ın tahminlerinin, hala bizden çok ilerde olsa da, bilimsel olarak çok ama çok yerinde olduğunu rahatlıkla gözleriz. Sadece bu gözlem bile, yapıtın büyülü, mistik yüzünü keskinleştirir.

Arthur C. Clark, 2001, 2010, 2065 ve 3001 olmak üzere “Bir Uzay Efsanesi”ni dörtleme olarak tamamladığında, bilimsel hayalgücü/tahminlerini daha da ilerletirken, yapıtının alt metninde insan ruhuna, onun cesaretine ve merakına olan inancını da sağlamlaştırmıştır.

Isaac Asimov’un “Vakıf” dizisi, Robert A. Heinlein’in “Yaban Diyarlardaki Yabancı”sı, Ursula K. Le Guin’in “Mülksüzler”i, Frank Herbert’ın “Dune” serisi... Bu bilimkurgu başyapıtlarının hemen hepsi “Bir Uzay Efsanesi” gibi insan ruhu merkezlidir, kimi hayalgücüyle geleceği ararken kimi çok çok uzak bir gelecekte iyilikle kötülüğün, güç karşısında verilen savaşın hikayesini anlatır. Ve hepsinin temelinde başat bir düşünce yatar: İnsana ve evrendeki zekaya duyulan güven ve umut... Bu başat düşünceyi J.R.R.Tolkien’in olmayan “orta dünya”sında da, H.G.Wells’in “Dünyalar Savaşı’nda da ve hatta George Lucas’ın “Yıldız Savaşları” serisinde de okur ve izleriz. Bütün bu destansı hikayeler içimizde, çok içerlerde bir yerlerde yatan kahramanı, hatırlatıp güçlendirirken, o her şeye muktedir olduğuna inandığımız bilince, tanrıdan bir parça olma durumuna da bizi bir adım daha yaklaştırır.

İşte son günlerde yediden yetmişe hararetli tartışmalarına katıldığımız Cames Cameron’un dev bütçeli “Avatar”ı her şey bir yana tam da bu anlamda dikkat çekici bir kırılmayı işaret eder gibi görünüyor... Avatar, tüm diğer bilimkurgu hikayelerin aksine, insan ruhuna olan inancın büyük ölçüde kırılışını sergilemekte. Hatta belki de ona artık pek inanmamaya başladığımızı...

Arthur C. Clark, bir nokta da fena halde yanılmıştı. 2010 yılında, elde ettiğimiz teknolojik ilerleme bizleri büyük bir uzay çıkarmasına değil, insan ruhu-merkezli yaşam inancının sarsılmasına götürdü ancak... Teknoloji üzerine yapılan büyük araştırmalar bugün hala para - savaş ekseninden çıkamamış ve hep beraber büyük bir ekolojik kıyameti bekler haldeyken, tek yapabildiğimiz barbarlığımızla yüzleşmekten ibaret. Filmde her ne kadar dünyalı esas oğlan, yabancı gezegenin şefi olup oradaki yaratıkları kurtarsa da, netice de kötüler, bitmek bilmeyen hırslarına her defasında yenik düşen ve kendi gezegenlerini bile mahveden tekno-barbar dünyalı insanlardır.

Ve bu noktada Avatar, James Cameron’dan pek beklenmeyecek bir felsefi önermeyi de içerir: İnsanlığın kurtuluşu, artık bilinen şekliyle insan olmamaktan geçer... Filmin kahramanı, hikayenin sonunda insan olmaktan vazgeçip başka bir yaratığa dönüşürken, belki de insani bilincin artık alarm sınırına gelmiş evrimleşme gerekliliğini vurgulamaktadır. İnsan ruhu değişmelidir; daha fazla kendini ve çevresini tüketmeden önce süratle yapmalıdır bunu, üstelik bedeli artık insan olmamak olsa bile!

Her türlü Hollywood klişesini içinde barındırsa da Avatar, bugün dünya yüzünde yaşayan her iki kişiden birinin halet-i ruhuiyesine tercüman oluyor aslında: Dünyanın köküne kibrit suyu döktük ve böyle devam edersek uzayı bile mahvedeceğiz... Hep beraber insanlıktan umudu kesiyorsak eğer -klişelerle dolu, derinliksiz, sistem eleştirisinden ziyade onun geleceğine yeni bir biçim vermek üzere kurgulanmış ve destansı olmaktan çok çok uzak olsa da- Avatar, buna dair yazılmış ilk bilimkurgu hikayesi demektir...

Ne zaman doğayla hayati bağımızı gerçekten hatırlar, teknolojiyi onu ve kendimizi iyileştirme yönünde kullanma düşüncesine yaklaşırız işte o zaman Arthur C.Clark başta olmak üzere tüm efsane yazarlarının hayallerine de o kadar yaklaşmış oluruz. Bu zaman gelene dek umalım ki Cameron’un geleceğe dair öngörüsü ve hayal gücü, geleceği etkileme konusunda Arthur C. Clark ve tüm diğer bilimkurgu yazarlarından daha zayıf olsun.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.