Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Bir bahane bulunur, yeniden okunur…

Bazıları vardır, döne döne okursunuz. Her bir cümlesini, kelimesini, sustuğu yerleri ezberlersiniz. Yazarının sesi sesinize, hikayesi hayatınıza karışsın ister gibi okursunuz. Sanki okumak gibi değil de, yaşamak gibi, her gece merakla rüyaya yatmak gibi… Bazıları ise bir köşede, en son koyduğunuz yerde durur yıllarca. Bir türlü geri dönemezsiniz, eliniz gider gider gelir. Geri dönebilmek, yeniden okuyabilmek için başka bir zaman gerekir. Ya da dışarıdan bir müdahale. Belki de kitabı yeniden karşınıza çıkaran bir yeniden basım.

 

 

İşte ben de Kırmızı Kedi Yayınevi’nin ellinci yıl özel baskısı vesilesiyle döndüm Sylvia Plath’ın Sırça Fanus’una; hani Plath’ın yayımlandıktan bir ay sonra 31 yaşındayken hayatına son verdiği, tek romanı... Plath’ın özyaşamöyküsünden izler taşıyan, şehir yaşamıyla, modernizmle, yabancılaşmayla hesaplaştığı, acılar kadar, melankoli kadar,  içinde kahkahalar da taşıyan Sırça Fanus, bugün artık modern klasikler arasında sayılıyor. Ölme isteğini ve bu istek karşısında yaşama dönme mücadelesini, eleştirel bir başyapıta çeviriyor Plath. Geçtiğimiz yüzyılın melankoli kraliçesi, tüm varoluşsal ve toplumsal kimlikler aracılığıyla edindiği sıkıntıyı, bunalımı mizahi bir dille, okurunun gönlünü sıkmadan, ama aklını ve yüreğini çelerek anlatmayı başarıyor. Üstelik de nefis bir kurguyla yapmaktadır bunu. Gel de bu hikayeye geri dönme dedirtmektedir.

 

 

Çıkışsız çıkış

 

Aklımın sürekli gidip geldiği ama elimin yıllardır geri dönmeye bir türlü ermediği diğer bir yazar ise Albert Camus. Yüzüncü yaşı sebebiyle Can Yayınları tarafından yeniden basıldı kitapları; Yabancı, Başkaldıran İnsan ve Veba. İçlerinden beni yeniden kendine çeken ise Başkaldıran İnsan. Camus’nün onu inzivaya çekilmeye zorlayan verem hastalığının ardından kaleme aldığı Başkaldıran İnsan’ı, yayımlandığı dönemde kızılca kıyamet koparmış, Camus’yü Marksist çevrelerden ve Sarte’ın dostluğundan uzaklaştırmıştı. Camus, devrimin en nihayetinde bir tür zorbalığa dönüşeceğinden söz etmektedir çünkü ve bir düzen değil, insanın başkaldırı dürtüsünün yönlendireceği, düzenin karşısına kaosu koyan bir tür çıkışsız çıkış önermektedir. Bu öneri, bugün artık döne döne okumayı, üzerinde düşünmeyi ve deneyimlerimizden yola çıkarak yeniden değerlendirmeyi, yeniden basımı bahanesiyle de olsa, fazlasıyla hak ediyor. Camus başkaldırının kitabını yazıyor, 1950’lerden bugüne, başkaldırı günlerine sesleniyor: “Ayna kırılınca, yüzyılın sorunlarını yanıtlama konusunda işimize yarayabilecek hiçbir şey kalmaz. Uyumsuzluk, yöntemli kuşku gibi, bütün eski düşünceleri süpürüp atmıştır. Çıkmazda bırakır bizi. Ama, kuşku gibi, kendine yönelerek eski bir araştırmaya yön verebilir. O zaman aynı biçimde sürer uslamlama. Hiçbir şeye inanmadığımı, her şeyin saçma, her şeyin uyumsuz olduğunu haykırıyorum, ama haykırışımdan kuşku duyamam, hiç değilse karşı çıkışıma inanmam gerekir. Böylece, uyumsuzluk deneyinde elimdeki ilk ve tek gerçek, başkaldırıdır. Her türlü bilgiden yoksunum, öldürmeye ya da başkalarının öldürmesine boyun eğmek için sıkıştırılmış durumdayım, içinde bulunduğum acının daha da güçlendirdiği bu gerçek var yalnız elimin altında.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

 

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.