Eylül’ün ilk haftası, edebiyat dünyasından magazine kayan bir havada Elif Şafak savaşlarıyla geçti malum. Yazarın son romanı Aşk’a dair rakamlar ortaya serilince roman yayımlandıktan sonra kendini zorla da olsa tutmuş olanlar, kelimenin tam anlamıyla patladı. Aylardır, Şafak’ın reklam kampanyasını, çoksatarlar listelerini görmezden gelip “romana odaklanmaya çalışıyorculuk yapanlar” sustu, kendini zorla tutmuş olanlar sahne aldı.Ve hemen ardından yazardan gelen narin bir yanıt, suları biraz da olsa durulttu.
Toplum olarak reklamın yarattığı popüler kültüre olan hayranlığımız, tutkunluğumuz, iş yazarlara ve kitaplarına gelince aniden bir durup düşünme gereksinimine, şüpheciliğe ve eleştirel bakış açısına dönüveriyor nedense. Bilinçaltımızın, bilinçüstümüzdeki tüm yozlaşmalara rağmen edebiyatı ve sanatı bir anlamda kutsallaştırmasından, onların el değmemişliklerinden, gizli saklı, sırlı hallerinden etkilenmekten midir, yoksa sanatçının ve edebiyatçının vahşi kapitalizmin atına binmesini hazmedemediğimizden mi? Bir yazar, bir romanıyla ilgili reklam yapmaya görsün, o reklam aracılığıyla çok sattıkça, kızılca kıyamet kopuyor. Tabii ki bu durumda ters orantı kurmak hiç zor değil. Tuhaf bir şekilde yapıt ne kadar zayıfsa, o kadar satıyor. Yahut başka bir söyleyişle, satış rakkamı arttıkça, yapıtın zayıflığı o kadar göze batıyor…
Peki ne diyor Elif Şafak? Tasavvufi dünya görüşünü temel alarak, kendine dair bir özeleştiri yapıyor, kötü eleştirilerin onu incittiğini söylüyor ve ekliyor; eleştiriler yapıcı olmalı, yıkıcı değil! Aslında haksız da sayılmaz. Onun eleştirilere karşı yazdıkları, bir yazın türü olarak eleştiri üzerinde düşünmemize yol açıyordu. Edebiyat eleştirisi, öncelikle eseri ve yazarını koruyarak başlamaz mı eleştirmeye? Aksi takdirde, kendi varoluş sebebini ortadan kaldırmaya yönelik bir iş yaptığını bilmez mi? Eleştirinin asıl amacı yaratıcısını kollayıp, eserini didik didik etmek değil midir? Ve bir yazarın ya da bir sanatçının oturup ne için eser ürettiği son tahlilde aslında önemli midir? Ya da şöyle sorayım, tüm edebi kaygılarına, çabalarına ek olarak, aynı zamanda ünlü olmak ve çok para kazanmak için yazıyorsa suçlu mudur? Elif Şafak’ın hangi kaygılarla yazdığını bilemiyoruz elbette, kitaplarının çok satıyor olması bunu doğrulamaz, ama eğer ün ve para da amaçlarının içinde varsa, onu kim suçlayabilir ya malum, suçlayanlar da yok değil…
Doğrusunu isterseniz sapla saman birbirine karışıyor bu noktada. Zira başta belirttiğim ters orantı, “Aşk” için de işliyor. Hem de fena halde… “Aşk” öylesine zayıf ki, Elif Şafak’ı kendi içimizde de olsa kollamak zorlaşıyor. Kitap, yazarını adeta yarı yolda bırakıyor... Romanın hikayesi, hepimizin malumu. 40 yaşındaki Amerikalı umutsuz ev kadını Ella’nın adı sanı bilinmeyen bir yazara ait “Aşk Şeriatı” isimli romanı okumasıyla başlıyor her şey. Söz konusu romanın yazarı sufi A. Z. Zahara, sadece eseriyle değil, modern zamanların iletişim biçimi mail yoluyla da giriyor Ella’nın hayatına ve onu kökünden değiştirene kadar da devam ediyor. Roman bir yandan Ella ile Aziz’in yazışmalarıyla giderken, diğer yandan Aziz’in kaleme aldığı “Aşk Şeriatı”nı okutuyor bizlere Elif Şafak… Aşk Şeriatı, 1200’lerin Konyası’nda Mevlana ile Şems-i Tebrizi dostluğuna, yoldaşlığına odaklanmaktadır. Yani tarihimizin bugüne dek gelmiş belki de en gizemli, en büyüleyici, en zengin hikayesine… Tasavvuf felsefesi günümüzün batılı anlamda bireyciliğine kökünden bir karşı çıkış gibidir; benlik aynasını arar, “öteki”nde kendini görmek ister. İşte bu türden bir itkiyle başlıyor Ella ile Aziz’in aşka dönüşen diyalogları. Ancak günümüzde maneviyata yönelmeye çalışıp da kendi sığ sularında boğulanların sıkıcı bir temsili olmaktan öteye gidemiyor ne yazık ki. Yazarın karakter çözümlemeleri, bir türlü içimize işlemiyor, derinleşemiyor, roman boyunca öylesine yüzeysel kalıyor.
Yazara yöneltilen suçlamaların aksine Mevlana’dan ziyade Tebrizli Şems’e dair bir roman aslında “Aşk”. Tebrizli Şems gibi biz okurlar da Mevlana’yı roman boyunca arıyor arıyor, ama Şems’in aksine bir türlü bulamıyoruz. Her karakterin kendi iç sesleriyle konuştuğu bu romanda Mevlana da pek çok kez konuşuyor/düşünüyor ama bir karakter olarak ortaya çıkamıyor. Onun neden Şems’e bu kadar ihtiyacı olduğunu, ona bir tür aşkla bağlandığını seziyor, tarihi bilgilerimizle biliyoruz bilmesine ama roman bunun cevabını bir türlü vermiyor bize, veremiyor. Şems’in sivri dilli, ulaşılamaz, karizmatik sufiliği de gerek anlattığı keyifli mistik hikayeler olsun, gerek içimize işleyen 40 kuralı olsun, onu bir türlü Şems yapamıyor. Aslına bakacak olursanız, bütün bu aksaklıkların kaynağında, kitaptaki her karakterin istisnasız tek bir kişinin diliyle, sesiyle konuşması yatıyor: Elif Şafak’ın. Ne dilenci ne fahişe, ne alkolik ne Mevlana, ne Aziz ne Ella, hiçbiri yazarından bağımsızlaşamıyor. Haliyle bir süre sonra hikaye ne kadar ilgimizi çekerse çeksin, sadece Şafak’ı duymaktan sıkılıyor, sıkılıyoruz… Üstüne üstlük baş karakterimiz Şems’in ardında yatan doluluğu bir türlü göremememizin de etkisiyle, günümüzün sivri dilli, kendi içine bencilce kapanmış, yaşamdan kopmuş şehirli metroseksüel erkek halleri var ki zaman zaman ortaya çıkan, bir okur olarak hayal kırıklığı en çok bu bölümlerde nüksediyor.
Yazarın dili, karakterlerini de, roman atmosferini de bir türlü yaratamıyor Aşk’ta. Romanın özellikle tarihi bölümlerde göze çarpan günümüze ait söyleyişleri, hikayenin atmosferinin geri dönülmez bir biçimde zedelenmesine yol açıyor. Elbette Şafak’tan beklediğimiz bire bir 13.yy Türkçesi değil ama, “hey dur bi dakka”lar, “rezaletin daniskası”, “mevlana gibi tipler sinirimi bozuyor”, “nasıl gidiyor”lar, velhasıl Amerikan menşeili televizyon Türkçesine kayan ifadeler, ister istemez dikkatmizi dağıtıyor, büyü bozuluyor. Karakterlerin çokluğu, bir yandan kurguyu beslerken, diğer yandan yazarını dilde, şöyleyişte yoksullaştırıyor, tek tipleştiriyor. Ve bütün bunların sonucu olarak “Aşk”, sanki eskiz niteliğinde, daha sonra üzerinde tekrar çalışılıp yazılacak bir roman izlenimi veriyor.
Elif Şafak, diğer romanlarından da bildiğimiz gibi tasavvuf felsefesi üzerine düşünen, çalışan bir yazar, konu üzerine bunca yoğunlaşmasıdır ki, belki de kendini bir türlü geri çekemeyişinin nedeni. Zira bu konu üzerinde uzun okumalar, araştırmalar yaptığı da çok belli. Eleştirilere verdiği cevapta kötü sözlere karşı incinmesini, pişmemiş olmasıyla bağdaştırıyor, bence çok yanılıyor. Yazdıklarını insanların beğenisine sunmak için neredeyse bütün hayatını veren bir yazarın, eseriyle ilgili eleştirilerden etkilenmesi öylesine normal ki, yazılıp çizilenlerden etkilememe mertebesine gelmek bir yazar için, neredeyse hiç ulaşılmayacak bir nokta, ne de olsa yaratım dediğimiz şey bir tür egosal patlama… Bence işin özü bunu bastırmaya çalışmak yerine patlamasına, akmasına müsaade etmekte, bunun farkında olmakta ve tıpkı bir eleştirmenin yapması gerektiği gibi, yapıtını ta en başta kendinden korumakta yatıyor. Aksi takdirde zannederim “aşk” bir başka bahara kalmazdı…




.jpg)

Facebook
FriendFeed
Twitter
RSS
Yeni yorum gönder