Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Çoğunluktan ibaret, ya da Can’ın kalbi…

Benim herkesten ne eksiğim var dedim. Kaç gündür kukumav kuşu gibi Can Yayınları’nın kapaklarını düşünüp duruyorum. Neydi neydi, şimdi ne oldu, nasıl oldu, güzel mi oldu yani, diye diye kendimi yedim bitirdim, ziyadesiyle sinirlendim! Yiyip bitirmekle de, sinirlenmekle de kalmadım, bu sorularımı ve öfkemi sosyal medya üzerinden yapılan çağrıyla sevgili Can Öz’e de yönelttim. O derece de benimsemişim yani velhasıl ben de herkesler gibi Can’ın kapaklarını…

 

Yok yok, hiç de böyle olmadı aslında. Haberi duyar duymaz hemen evdeki kitapları düşündüm, eksikler bir bir gözümün önüne geldi, şimdiden sonra beyaz kapakların artık koleksiyon değeri olur, gideyim de yatırım amaçlı olarak ben de olmayanları toplayayım dedim…

 

Yok yok böyle de olmadı, kapak ne ki dedim, yeni yapanların eline sağlık zaten çok güzel çalışmışlar, eskisi eski olup kalmıştır, hem bana ne kapaktan falan, ne bastıkları, nasıl bastıkları önemli zaten…

 

Yok, tam olarak böyle de değil…  Sanırım aynı anda bu düşüncelerin, hissiyatların hepsi ve hiçbiri, gibi diyebilirim. Demek ki ben de sevgili Sezgin Kaymaz’ın da dediği gibi çoğunluktan ibaretim!

 

 

Aslına bakarsanız, yayın dünyamızda bir yayınevinin kapakları, ya da herhangi bir faaliyeti üzerine bu kadar çok konuşulması hoşuma da gitmiyor değil. Çünkü bir yerde işin ucu kapaktan falan çıkıp ister istemez, edebiyata, okurun bir meta olarak kitap üzerinden edebiyatla, yazarla kurduğu ilişkiye gidiyor. Bunun nesi kötü ki? Ama her şeyin büyük bir hızla değiştiği, yıkılıp yıkılıp yeniden yapıldığı, bu bir türlü tam olarak yenilenemeyen, bizlere bitse de gitsek, dedirten dünyada, bir şeylerin hep aynı, hep eskisi gibi kalmasından yana gönlüm. Evet ben yaşlı biriyim, yaşlanmak giderek muhafazakarlaşmak demek de olabiliyor kimi zaman ya, kendimden korkuyorum, varsın olsun diyerek, gönlüme boş veriyorum.

 

Diğer taraftan, bir yayınevi de olsa söz konusu, bir şirketin kurumsal kimlik çalışmaları hiç mi hiç ilgilendirmiyor beni. Kim kapağına bakarak kitap alıyorsa, onun kitapla da, edebiyatla da arası o kadar açık demektir zaten.

 

Gelelim Can Yayınları’nın geleceğine… Hepimiz biliyoruz ki bu yayınevinin geleceğini, gidişatını, kapak tasarımları falan değil, zaman, yani yayın politikası belirleyecek. Şimdiye kadar kimi yerde ne kadar eleştirsek de, onurlu, oturaklı ve ahlaklı bir yayın politikası güttüğünden emin olduğumuz bu yayınevinin aynı çizgide gitmesi, gidebilmesidir dileğimiz. Ve şu bir hafta Can Yayınları özelinde iyiden iyiye göstermiştir ki bize, ey sevgili yayınevleri, ne yaparsanız yapın gözümüz üzerinizde!

Yorumlar

Yorum Gönder


Yayınevinin yine iyi yazarlar ve çevirmenlerle devam edeceğine inanıyorum, önemli olan da bu benim için.


Değişiklik olması iyi oldu bence ama beyaz kapağa da devam edebilir.Hem yeni tasarım kapaklar hem de eski beyaz kapaklarla kendine çok iyi bir yol çizebileceğine eminim.


Tam bir görüntü kirliliği olmuş. Bir de renkli baskı yapıp, içine resimler koysunlar tam olsun. Millet kitap mı okuyacak, kapağına mı bakacak? YKY'nin de eski Can'ın da kendine özgü bir tasarımı vardı kütüphaneleri süsleyen. Artık kalmamış!


O hepsi birbirinin aynı demode kapaklardan kurtulduğu için can yayınları adına çok mutluyum. Fakat şimdi can da herkes gibi oldu :)


Evet bir yayınevi, bir kitap dediğimiz zaman önemli olan içeriğidir her zaman ama yine de kitap dediğimiz, eser dediğimiz şey bir bütün olarak algılanmalı bence. Ve içeriğini okuyup inceleyene kadar kapağıdır, başlığıdır ilk çnce dikkati çeken, okuru o kitaba yönelten (eserleri sürekli takip edilen yazarlarınki hariç tabii)bu yüzden de bir kitabın kapak çalışmaları da ayrı bir sanattır. evet yeni kapak tasarımları da belli bir emeğin ürünü ama benim için Can Yayınları bembeyaz sadeliğin üzerindeki minicik kırmızı kalpler demekti hep. herhangi bir mağazada raflara baktığımda hemen bulduğum "işte buradalar" dediğim kitaplardı. şimdi öyle değil oysa. çoğu kapak alacalı karışık. ve malesef kendi kitaplığımda diğer beyaz kapaklı can kitaplarımın arasında hiç de uyumlu durmuyorlar... ne kitapların boyları, ne de kapakları.. benim gibi bir düzen takıntılısı için de can yakan bir durum bu. bence Can Yayınları eski kapak tasarımlarıyla da kitap basmaya devam etmeli; tüm Canlar yanyana durmalı...


Can yayınlarından çok okurum. kitaplarını da yazarlarını da seviyorum. birde beyaz kapağını,kalpli logosunu... bence çok özgün bir yanı vardı. herkesten farklı ne güzel. illa değişiklik olacak diye herkese benzemeye çalışmak niye?? ticari açıdan bir katkısı var mı bilemiyorum ama ben eski şekli ile kalmasını tercih ederim bir okuyucu olarak...


Kitap kapağı ayrı bir sanat dalı ile ilgilidir, Grafik Tasarım dediğimiz. Bazı insanlar sadece kitap kapağı için kitap alabilir. İçindekiler onu ilgilendirebilir de, ilgilendirmeyebilir de. Bu sanatların birbirini içermesi durumu. Tıpkı bir yapının mimari önemini bilmeden, içinde barındırdığı tabloları ve/veya heykelleri görmeye gitmek gibi. Ama bu sırada istemeden yapıyı da gezmiş olursun, farklı farklı açılarını farkedersin, etkilenirsin. Belki de hiç etkilenmezsin. Ama bu durum, o kişinin illa mimarlıkla arasının açık olduğunu göstermez.


Bir kitapçı olarak yeni kapaklar ile ilgili müşterilerden aldığım yorumları tek cümle ile özetlersek ; "ERGEN İŞİ"

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Her ne kadar kitabın 5000 yıllık serüveni desek de, birçok iyi okur için kitabın tarihi, kendi serüveniyle birlikte ilerlemiştir aslında. Bizi kitaplara çeken şey, biraz da kendimizden dışarı çıkmak isteğidir. Okuduğumuz her macera, her tez ya da antitez, kitapla bizim aramızdaki gizemli bir sözleşme gibidir. Bu anlamda okumak soylu bir eylemdir de.

 

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.

 

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.