Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Değişen kelimeler

Dil üzerine düşünenler bilirler, dilden başka bir hayatımızın, dilden başka bir dünyamızın olmadığını. Duygusal ve zihinsel bütün sınırlarımızın dille çizildiğini… Bu dünyayı değiştirmenin, sınırları kaldırmanın, sözlerden başlayıp dili değiştirmekle olacağını ise edebiyatçılar bilirler. Anlamı değişen bir sözcük, hayatı da değiştirebilir pekala. Çok mu iddialı geliyor sözlerim? Gelmesin. Geçtiğimiz iki yıl içinde, dünya üzerinde bir kelimenin anlamı değişti ve böylelikle de dünya değişti: İşgal. 


İtaatsizlik üzerine üç tezden mürekkep İşgal Et'in yazarlarından antropoloji profesörü Michael Taussig bakın kelimenin dönüşümünü nasıl açıklıyor: “İşgal kelimesinin anlamındaki değişikliğin en açık belirtisi, kelimenin yakın tarihteki başlıca kullanımından, askeri fetihler ve yeni sömürgecilik bağlamından dönüşümüydü. Yıllar boyunca işgal deyince pek çoğumuzun aklına Irak’la Afganistan’ın işgali, Ortadoğu’daki otoriter rejimlerin desteklenmesi, İsrail devletinin Filistin topraklarını yarım asırdır istila etmesi gelmiş, işgali hep direnen bir nüfusa dayatılan sıkıyönetimlerin, komünizmle, köktendincilikle ve terörizmle savaşma kisvesi altında diktatörlüklerin yayılmasının ve ‘özgürlüğün’, ama insanların değil, piyasaların ve spekülatif sermayenin özgürlüğünün teşvik edilmesi üzerinden düşünmüştük. Ne var ki kelime birden bire yeni bir anlam kazanmıştı. İşgal kamusal alanların, haklarından mahrum kalan kitleler tarafından geri istenmesi; yeni bir başlangıç yapma çabasıyla mekanların şiddetten uzak, barışçıl yollarla ele geçirilmesi; adalet, demokrasi ve eşitlik için bir alan yaratılması demekti artık.” İşgal etmek fiili, bir isim, bir sıfat, ikonik bir marka, bir özne, dışavurumcu bir ‘söz-eylem’di artık.

 

Peki ya şu "bir alan", yani boş alan. “Belki de ‘boş alan’ yalnızca devrimin değil gelecek yeni bir demokrasi, yeni bir küresel düzen ihtimalinin de gerçek anıtıdır.” Boş Alan… Evet şimdi en çok ‘boş alan’ üzerine düşünüyoruz, ta ki çok düşünmeyip dünya üzerinde yeniden bir boş alanı işgal edene kadar! Boş alanın anıtlaşması da, en az işgal kelimesinin anlamının değişmesi kadar büyüleyici geliyor şimdilerde. 

 

İşgal Et, bir siyaset bilimci, bir antropolog ve bir sanat tarihçisinin gözünden Tahrir Meydanı’yla Zuccotti Park’ın işgali temelinde dünyayı etkisi altına alan işgal hareketine odaklanan bir çalışma. Siyaset kuramcısı Bernard Harcourt, Occupy hareketlerinin sivil itaatsizlik geleneğinin ötesine geçen siyasi itaatsizlik biçimi olarak karizmatik liderler ve belirli talepler üretmeyi reddedişini çözümlüyor. Antropolog Taussin, Zuccotti Park’ta yaşanan deneyime odaklanıyor. Sanat tarihi profesörü Mitchell ise hareketteki imgelerin, medyanın ve kamusal alanların rolünü tartışıyor. Hareket kuşkusuz ki hala devam ediyor ve sonuçları elbette ki belirsiz. Ama çok zengin, ama ümitlerle ve verimlerle dolu. Üç yazarın tezlerinde gezinirken ister istemez Gezi Direnişi’ne gelip takılıyor aklım. Aklım takıldıkça okuma listem genişliyor. İşgal Et'ten sonra benim için sırada Noam Chomsky’nin Occupy/ İşgal Et'i ve Metis Yayınları’nın bastığı NTV Tarih dergisinin yayımlanmayan son Gezi sayısı var. Peki sizin listenizde neler var?

 

* Çizim: Kaan Bağcı

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.

 

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.

Ibn Haldun’un Mukaddime’de üzerinde durduğu çevrenin ve yaşanılan şehrin insan üzerindeki etkisi, modern yazarların ve düşünürlerin de peşini bırakmamış bir tartışmanın konusudur. Walter Benjamin meşhur kitabı Pasajlar’da 19. yüzyıl Paris’inden ve Charles Baudelaire’in şiirlerinden yola çıkarak erken modernizmin izlerini sürer.

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.

 

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.