Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dil, belki de başlangıcında şiirdi…

Hasan Bülent Kahraman
Agora Kitaplığı

Hissiyatım kuvvetlendi, geçen gün oturup bir şiir yazdım, akrabaların, elin günün dikkatine sunarım diye... Hayal kırıklıkları arka arkaya geldi tabii, sevgilim o an yanında gözlüğü olmadığı bahanesiyle olayı geçiştirip bir daha şiir konusunu açmayarak, sevgili dostlarımdan biri aman ben bu işleri ergenlikte bıraktım darısı senin başına diyerek, bir diğer dostum ise roman türünde ürün vermemi salık vererek, şiir sevdamla beni baş başa bıraktılar.

 

Özgüveni yüksek biri olarak şiirime toz kondurmayıp, şiire dair bütün bu ilgisizlikleri, söz konusu türün topraklarımızda can çekişmeye mahkum edilmesine yordum. Bir vakitler –çok da eskilerde değil-, meşhur bir kitap dergisinin yayın koordinatörünün sarf ettiği, “bir şairin bu dergiye kapak olması için ancak ölmesi gerekir”, sözleri de kulaklarımda çiğ çiğ çınlamaktaydı. İçimdeyse, eh büyük şairler devri Attila İlhan’la kapandı ne de olsa, şimdi belki bir umut küçük İskender olsa olsa, serzenişiyle kütüphanemin şiir kitapları raflarına yöneldim. Bu hiç de güncel olmayan meselenin üzerine gitmeye niyetlendim.   

 

“Dil, belki de başlangıcında şiirdi, söz şiirden çıktı”, der Melih Cevdet Anday “Şiirin Sürekliliği”nde. Şiirin nicedir unuttuğumuz büyüsünü ve gerçekliğini hatırlatır büyük şair. Belki de bu unutuştur şiire karşı toplumca duyduğumuz soğukluğun sebebi. Belki de Hasan Bülent Kahraman’ın “Türk Şiiri, Modernizm, Şiir” adlı incelemesinde pek yerinde ifade ettiği gibi; Türkçe’nin, şiiri bir edim olarak ne derece yoğun yaşarsa yaşasın, şiirsel gerçeklik üzerinde çok az düşünmüş bir dil olmasından kaynaklanıyordur. Gerçekliği algılamadan şiiri bir edim olarak üretmenin en önemli olumsuz sonucu, bugün gelinen noktada şiirsiz kalmak, şiire ilgisiz kalmaktır, belki de.

 

Türk şiirini 1930’lardan günümüze modernizm ekseninde değerlendiren Hasan Bülent Kahraman’ın bu noktada vurguladığı bir diğer önemli nokta ise sanat yapıtının ardında yer alan felsefenin öne çekilmesi meselesi. O, bir yazar olarak bu öne çekme meselesini yapıtında gösteriyor, ancak genel olarak günümüz şiirine baktığımızda gördüğümüz felsefi arka plan zayıflığı oluyor. Şiirimiz, bir anlamda, felsefeden, düşünceden yoksun. Tabii bu savı temellendirmeden bırakmamak gerektiğini biliyor ve tam burada modernizm sürecine kısa da olsa bir bakış atmayı yerinde buluyorum…

 

Bu coğrafyada bir proje, bir sistem olarak temellenen modernizmin zihinlerde aynı karşılığı bulmadığı nicedir kabullendiğimiz bir kültürel gerçek. Ancak bu karşılıksız kalma halinin sanata olumsuz yansımış olacağı beklentisi yanlıştır; sanat da, edebiyat da toplumun içinden geçtiği bu kendine özgü modernleşme sürecini yine kendine özgü bir şekilde yorumlayacak, bu yorum yapıtlara yansıyacaktır. Ancak burada şiir bağlamında dikkat etmemiz gerekenlerden biri modernist zihin olgusuyla iç içe geçmiş olan şiirin gelenekle kurduğu ilişki... Batının aksine Türkiye’de bu ilişkinin dışa değil içe doğru olduğu saptamasını yapıyor Kahraman. Ve bu durumun Türk şiirinin belirleyici özelliklerinden biri olduğunu kabul ediyor. Ancak bu özellik şiire yüzeyde ne kadar yansıyabilmiş, ya da şöyle sorabilirim, bu kapanış, git gide şiirin de topluma karşı kapanmasını getirmiş olabilir mi?

 

“Biz, geçmiş birikimi, onun içselliğini bilmiyoruz. Belki de aşılmış bir kültür gerçeği diyerek bunu bir ölçüde açıklayabiliriz. Fakat, her şeye karşın içselliğimizin seslerini, imlerini, göndergelerini tanımıyor olmamız gerçek bir sorundur. Bu olgunun en çok öne çıktığı sanatsal alanda dışsal gibi görünen bir verinin ne türden bir bilinç denklemi kurduğunu söyleyebilecek hemen hiç kimse yok çevremizde. Bu, içinde yaşadığımız dünyayı sorgulama, içinde bulunduğumuz kültürü okuma ve tanıma, nihayet bütün onların üstünde bulunan insan gerçeğimizi görebilme açılarından çok önemli bir boşluktur ve tek bir şeye tekabül etmektedir: Dilsizlik!” Bu ister istemez şiirin içine düştüğü bir paradoksu, bir çıkmaz sokağı işaret ediyor. Bir yandan modernist bir zihinle gelenekle içe kapalı bir ilişki kurmaya çalışan şiir, bir yandan geleneği aslında bilmeyen, içselliğinin sesini duyamayan şair ve toplum. 

 

Yine de en iyi şairin ölü bir şair olduğunu kabul eden kültürel çoğrafyamızın sığ bekçilerini affetmeye, onları haklı görmeye yetmiyor bütün bu açıklamalar. Şiir yazmaya ve okumaya çalışanları marazi bir romantizme terk eden genel geçer eğilimleri de öyle… Bana kalırsa bugün gelinen noktada şiire yapılabilecek en büyük iyilik onu konuşmaktır. Varlığını da yokluğunu da seslendirmek. 

 

Bu yazıda sözü geçen tek şair Melih Cevdet Anday’dan bir alıntıyla bitirmek isterim:

 

Oysa ne çok geçmiş var, ne çok zaman
Ne çok gelecek, ne az zaman
Benzerlikle karşılaştık, susalım,
Kapalı bir avuçtur sözcük
Neden açıp da sormak ister insan?

Sorup da dönenimiz yok.

(Yağmurun Altında, s. 293)

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.