Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri, tamamen cinsel bir tercih mi?!!

Murielle Gagnebin
Yapı Kredi Yayınları

Eleştirinin, eleştiri söylemlerinin cinsellikle doğrudan ilintili olduğunu düşündünüz mü hiç? Freud’un izinden gidenler, cinsel olandan tamamen bağımsız bir bölge var mı ki, diye manidar biçimde gülümseyeceklerdir şüphesiz bu soru karşısında. Ama soru sorudur işte ve cevap verebilmek için eleştiri işlevinin kendisini sorgulayarak işe başlamak gerekir.
Nedir eleştiri? Metinleri ve biçimleri okuma sanatı elbette; kendi içine çöreklenmiş, arzu ya da tiksinti uyandıran bir sanat. Sanatçının arzusunu arzulamanın etkisiyle, eleştiri niyetiyle yola çıkanı başkalaştıran, dönüştüren bir sanat… Peki cinsellik bunun neresinde derseniz? Dilimize “Psikanalitik Bir Estetik İçin” adlı çalışması çevrilen estetik profesörü, felsefeci Murielle Gagnebin, sorunun yanıtını son derece açık bir biçimde vermektedir: Yatay ilişki, gizli, saklı olana eğilim, oyuncu zevk, ötekini arzulama arzusu ve aşırılık duygusuyla eleştiri, basbayağı cinsel aşkın kendisidir.

 

 

Bu düşünceyi ortaya atan ilk insan değil şüphesiz Gagnebin. Bakınız, Roland Barthes, eleştirinin sapkın doğasının altını nasıl çizmiştir: “Okuma, bedenin hareketidir (bedenimizle okuduğumuzu biliyoruz elbette) ve aynı hareketle düzenini yerleştirir ve bozar: Bir iç sapkınlık takviyesidir.” Başka bir önemli eleştirmen J. Rousset ise yine aynı minvalde, “estetik cinselliğin zirve yaptığı, tüm duyuların titreşip eriyerek bir olduğu, biçimsel gerçeklere duyarlı, tadan bir eleştiri”, dilemekte, önermektedir. 20. yüzyıldan itibaren eleştirel faaliyetlerin psikanalistleri cezbetmiş olması boşuna değil…

 

 

Gagnebin eleştiriye özgü erotiği şu şekilde ileri sürüyor: Başlangıç aşamasında eleştirmen, kendini eserin şehvetli ve baş döndürücü esrimelerine bırakabilmek için, eserle birleşir. Daha açık bir şekilde, merak, heyecan, teslimiyet ve alışveriş dolu bu, “ben sen oluyorum”, “sen de ben oluyorsun” aşamasını, erotikleştirme alanının kökten değiştiği bir “bana hakimsin ama seni tutuyorum” hali takip eder. Gagnebin’e göre bu ikinci aşamada yapıt eleştirmenin avı haline gelir bir anlamda ve yapıta bakma hakkı doğar. Bundan sonra eleştirinin karşısına çeşitli yollar çıkacaktır; söz konusu erotiği baskılama, görmezden gelme yöntemleri, ya da olan biteni açığa çıkarma, bunları işleme biçimleri.

 

 

Yapıtın bilinçdışı

 

 

Anlaşılacağı üzere Gagnebin ve onun gibi düşünenlerin seçtiği yöntem, Ben’in, her defasında kendine özgü bir stille, libidonun kör güçleriyle çatışan savunma yöntemlerini yönettiği, olağanüstü stratejik yolları temel alan, bir tür eser analizi. Gagnebin’in yürüdüğü yola duyarsız kalmak, onunla ilgilenmemek zor. Zira yazarın niyeti eserin bilinçdışı isteğini açığa çıkarmak. Sonrasında da yapıtın içindeki çatışma halindeki güçleri açığa çıkararak yönlendikleri sanal biçimleri keşfetmek. Gizli bir dinleme biçimi öneriliyor bize bu noktada. Gizli gerginlikleri saptamak için, boşluklar, satır araları, saklı oluklar, tekrarlar, ritimler ve sessizliklere odaklanacak bir dikkatin altı çiziliyor. Gagnebin’e göre estetik ve psikanalizin pek çok ortak noktası var. Estetiğin ifade edilemez olanı açıklama misyonu ile kendini her tür temsil denemesini aşan psişik acıyı temsil etmeye adamış psikanalizin yolu sürekli kesişmektedir.

 

 

Murielle Gagnebin “Psikanalitik Bir Estetik İçin” ile yeni bir tür eleştiri yöntemi geliştiriyor. Çağa damgasını vuran psikanalizi içine alan, ancak yaratıcı üzerinde durmak yerine daha çok  yapıtı, yapıtın dinamiklerini çözümlemeyi öneren bir eleştiri yöntemi bu. Yayın dünyamızda eleştiri niye yok, diye düşünerek kendi kendimizi tüketmek yerine, önerilen çağdaş yöntemleri incelemek de (yöntemi içselleştirip uygulama aşamasına gelmek bir yana), eleştiriyi var etmek açısından atılacak etkili bir adım olabilir, kanımca.      

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.