Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

En kahpe, hep Bizans mıydı?

Judith Herrin
İletişim Yayınevi

Çalıştığı üniversiteye onarım işleri için gelmiş iki usta, küçük tabelada yazan “Bizans Tarihi Profesörü” yazısını görünce, “Bizans tarihi de nedir, olsa olsa Türklerle ilgili bir şeydir herhalde” diye düşünüp kapısını çalmışlar Judith Herrin’ın. Ve profesör bir anda Bizans’la ilgili hiçbir şey bilmeyen iki ustaya ömrünü adadığı şeyi anlatmaya çalışırken bulmuş kendini... Tüm zamanların en kötü çocuğu Bizans’ın dışlanması, Doğulular için Batılı, Batılılar için Doğulu kabul edilmesi üzerine bir kez daha düşünmeye başlamış tarihçi. Ve, kimselerin sahiplenmediği antikitenin bu en büyük imparatorluğunu herkesin anlayabileceği şekilde yazma fikri doğmuş bu ilginç görüşmeden. 

“Bir Ortaçağ İmparatorluğunun Şaşırtıcı Yaşamı” alt başlığıyla Türkçede de yayımlanan “Bizans”, “Bizans tarihi nedir?” sorusu üzerine odaklanıyor daha çok. Bizans tarihi nedir, diye sormak, tarihi de sorgulamak demek bir anlamda... Üstelik bu soru Batılılardan ziyade bizzat bizleri, yani Türkiyelileri ilgilendiriyor aslında. Yaşadığımız topraklar üzerinde önce bin yıllık Bizans, ardından da beş yüz yıllık Osmanlı’yı reddederek, kısacık bir geçmişe hapsettiğimiz tarih anlayışımızı bir nebze de olsa değiştirebilecek, etkileyebilecek her çalışmaya muhtaç değil miyiz yoksa?

Oysa Bizans’ta sahiplenebileceğimiz öyle çok özellik var ki... Batı Roma İmparatorluğu dağılma evresini geçirir, Avrupa kapkaranlık ortaçağını yaşarken Bizans, siyasette, kültürde, sanatta ve sporda öncü olmuş, çevresindeki tüm kültürlerden yaşamın her alanında beslenmiş, pek çok değerli önder, kumandan ve yaratıcı ilahiyatçı yetiştirmiş. Hiçbir zaman engizisyon kurmamış, insanları düşüncelerinden ve inançlarından ötürü yakmamış... Buna karşın, aşırı zenginlik, parıldayan altın ve mücevherlerle bir arada giden bir entrika ve suikast imajına ise hep kurban olmuş... İşte Herrin, bu yitirilmiş dünyanın esrarını çözme yolunda önce bu imajı irdeleyerek işe başlıyor, Bizans’ın neden hep kahpe kabul edildiğinin peşine düşüyor...

Bizans demek başta ve sonda Konstantinapolis demek. Konstantin’in bu şehri sahiplenip ondan bir imparatorluk başkenti yapmasının hikayesi önemli. Zira Konstantinapolis bir imparatorluk başkenti olurken, bir yandan da bin yıl sürecek bir saltanatın ve kolları bugüne dek uzanacak bir kültürün, yaşama biçiminin de temellerini atar. “Bizans’ın kurucu DNA’sı içinde o klasik, pagan, Doğulu ve Batılı aynı kaynak bileşimi ile ilgili bir şeyler vardır ve bu yüzyıllar boyunca güvenilir ve istikrarlı bir hayat gücü sağlar.”

Her büyük ve uzun sürelik hükümranlıkta olduğu gibi Bizans’ın da sosyal ve kültürel olarak son derece eklektik bir yapısı vardır. Gelecekte Batı dünyasını birebir etkileyecek (taç giyme töreninden misafir ağırlama biçimine) türlü çeşit saray adetlerini Pers saraylarından kopyalamıştır mesela, şehrin mimarisinde hem Roma tarzı ve pagan inancı hem de yeni yeni oluşmaya başlayan Hıristiyanlık etkili olmuştur. Bizansta, şansı yaver giderse bir köle bile İmparator ya da İmparatoriçe olabilir, talih küstüğünde de tekrar köleliğe geri dönebilir. Şehre gelen herkese zengin-yoksul ayırt etmeden yaşayacak yer gösterilir, ücretsiz ekmek dağıtılır, şehir kendi zenginlerini, kendi aristokrasisini yaratır. Hatta, bir yaşam şekli olarak Hıristiyanlığı da, yaşayıp yapılandırmıştır Bizans İmparatorluğu, antikiteden ortaçağa geçerken dinler ve kültürler arasında nasıl bir köprü oluşturduysa Rum Ortodoksluğunun da kurucusu olmuştur. 

Herrin’ın çalışmasının en dikkat çekici yanı, bu imparatorluğun öyküsünü, büyük imparatorları, generalleri ya da saray seremonileriyle anlatmak yerine, onun “yapıcılarından hadımlarına, keşişlerinden imparatoriçelerine, ipek dokuyucularından öğretmenlerine Bizans toplumunun marifetli, eğitimli ve bereketli varlığını” anlatmış olması. Daha da ilginç olanı tarihi bu açıdan ele aldığımızda söz konusu öykünün günümüz İstanbul’una fena halde benzemesi. “Bizans”ı okurken çalışmanın bu yönü, içimizde yaşattığımız Bizans’ı görmezden gelmemizi zorlaştırıyor. “Londra’da Kings College’deki ustaların ileri sürdükleri gibi Türkiye’nin kesinlikle Bizans’la bir ilişkisi vardı(...) Bugün bile Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan iki köprüsü ve inşaat halindeki bir tünel sistemiyle, varoşların sere serpe uzandığı muazzam karışımıyla İstanbul, yalnızca Hıristiyanların varlığı ile değil, aynı zamanda uluslararası metropol ve onun çok dil konuşan nüfusuyla ve şehrin o heybetli formu ve telaşlı ticari hayatıyla da Bizans kimliğini korumaktadır.”

Herrin, imparatorluğun siyasi ve askeri kimliğine dair bilgiler verdikçe de zihnimizdeki “kahpe Bizans” imgesi temelinden sarsılıyor. “Mevcut siyasi liderlerimizin, kendi bürokrasilerimizin acayip yetersizliklerini, büyük şirketlerimizin kurnaz bencilliklerini ve illegal mekanizmalarını ya da global şöhret koridorlarımızın karmaşık parıltısının yalancılığını tanımlayacak bir sözcüğe ihtiyacımız varsa o zaman uygun, modern bir sıfat bulmamız gerekir ve bu ‘Bizans’ değildir.” 

“Bizans”, hikaye tadında yazılmış titiz bir tarih çalışması, kendimize ait olduğunu bile bilmediğimiz bir geçmişi öğrenmek açısından da oldukça ilgi çekici! Ancak tek bir kusuru var; okuruna keşke daha özenli bir düzelti sürecinden geçseydi, dedirtiyor...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.