Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

İnsan ve sembollerini sözlük yardımıyla okumak

Özhan Öztürk
Phoenix Yayınevi

Son günlerde, bütün okumalarım bir yana, 1050 sayfalık oldukça hacimli bir sözlüğü karıştırır oldum: Folklor ve Mitoloji Sözlüğü... Özhan Öztürk’ün hazırladığı bu sözlük alışık olduğumuz ortalama bir roman ağırlığından hallice mitoloji sözlüklerinin aksine, son derece kapsamlı, üstelik sadece bir kültürün değil pek çok kültürün yarattığı mitolojik öğelere yer veren bir sözlük.  Bu çalışmayı okurken ister istemez aklıma geçtiğimiz yüzyılın en önemli doktor ve düşünürlerinden olan Carl Gustav Jung’un son çalışması “İnsan ve Sembolleri” geliyor. Mitolojiden ve rüyalardan hareketle insan ruhunun karanlıklarını aydınlatmayı amaçlayan bu kitap bize, bir yandan, eğer iyi hazırlanmışsa hemen her mitoloji sözlüğünün ruhumuzun karanlığına önemli bir aydınlık sağlayabileceğini de söyler gibidir. İşte Özhan Öztürk’ün hazırladığı sözlük böylesine bir aydınlığı içeriyor, diyebilirim. 

Efsaneleri analitik psikoloji yardımıyla açıklamaya çalışan Jung “İnsan ve Sembolleri”nde bilinçdışının “sadece geçmiş olayların hurda deposu olmayıp, gelecekteki ruhsal durumlarla düşüncelerin tohumlarıyla da dolu olduğunu” keşfettiğini söyler. Bu keşif Jung’u yeni bir psikolojik bakış biçimine yönlendirirken biz ortalama insanlar için de mitolojik efsaneleri anlamlandırmanın hem kişisel hem de kültürel önemini ortaya çıkarır. Ondandır ki “Folklor ve Mitoloji Sözlüğü” gibi geniş kapsamlı bir sözlüğün önemi... Kolektif bilinçdışımızın yazdığı geçmişe dair hikayeler geleceğimizi, gelecekteki ortak hikayelerimizin nasıl olacağını işaret ediyorlar. Hal böyleyken hem kişisel hem de toplumsal kaderimizi görmek mitolojiyi bilmekten geçiyor biraz da.

Mitolojiyi öğrenmek sözlük karıştırmaktan geçiyor. Sözlük okumak düşüncesi bazılarımıza itici gelebilir ama herhangi bir mitoloji sözlüğünü okumak demek puslu bir ormanda tedirgin gezerken birden bire başdöndürücü renklere sahip olağanüstü bir sesle öten kılavuz bir kuşla karşılaşmak ve onun peşine düşmek demek. Özhan Öztürk’ün “Folklor ve Mitoloji Sözlüğü” de son derece renkli, büyülü pek çok hikaye içeriyor.  Yunan, Roma, Kelt gibi bugün çok bilinen mitolojileri, Anglo Sakson inanç dünyası ile Amerika, Afrika, Asya ve hatta Okyanusya halklarının kültür ve inanç sembollerine bir arada yer veren bu çalışmanın en önemli özelliklerinden biri hemen her kültürden destanlara ayrıntılı yer ayırması. Gılgamış, Kalavela, Dede Korkut, Köroğlu gibi destanlar ile kahramanlarına ve Karagöz, Kral Arthur hatta Karadeniz’in Temel’i gibi efsanevi karakterlere uzanan son derece geniş bir yelpazede ele alıyor Öztürk, folklor ve mitolojiyi.

Mitoloji gün gelir masala dönüşür. İşte bu yüzden çalışma alanları ortak disiplinler olarak folklor ve mitolojiyi birlikte ele alan bu sözlükte “zaman içinde ilgili halkın asimilasyonu, tapınılan dinin terk edilip dini kurumların lağvedilmesi, uygarlığın çöküşü gibi dramatik olaylar sonucunda geleneksel bağların yitirilmesi, kahramanların maceralarının gerçeklik iddiasını kaybetmesi” ile mitolojiden masala dönüşen söylencelerin tarihsel devinimini de gözleyebiliyoruz. ‘Ben kimim, niye varım, varlığımı nasıl devam ettiririm?’ gibi hayati sorulara dair ta tarihin başlangıcında üretilen cevapları okuyoruz.

Bütün bunlara ek olarak kendi içinde de küçük küçük sözlükler içeriyor “Folklor ve Mitoloji Sözlüğü”: ‘Cinsel hakaretler’, ‘ırksal hakaretler’, ‘mezar taşlarında bulunan semboller ve anlamları’, ‘çeşitli dillerde ölüm’, ‘çeşitli dillerde ruh’, ‘kehanet yöntemleri ve kullandıkları araçlar’, ‘Japon mangalarından dünya dillerine geçen Japonca kelimeler’…gibi. Ayrıca Allah’ın 99 adından günümüze kadar gelmiş mitolojik oyunlara, günümüzde efsaneleşmiş çeşitli çizgi roman kahramanlarından Hıristiyan ayin çeşitlerine uzanıyoruz sözlük boyunca.   

Otoriteler efsanelerin kaynağı konusunda ortak bir yargıya varamamışlar. Kimilerine göre yaşanmış ve unutulmuş yani eksik hatırlanan tarihin efsanelere dönüşmüş halidir bu hikayeler, kimilerine göreyse tamamen toplumların ortak hayallerinin, bilinçdışı ürünleridir, kimileri ise iktidar peşindeki dini ve siyasi önderlerin yaratıp yaygınlaştırdığını söyler bu efsaneleri. Bütün bu yargılar aynı anda doğru olabilir, ya da belki tümü yanlıştır. Kararı onları okumadan veremeyiz.

Jung, ‘İnsanlar ve Semboller’in sonlarına doğru dini önderlerine tanrının artık onlarla konuşmadığından yakınan insanlardan söz eder.  Günümüz insanı sübjektif bilince öyle sıkı sarılmıştır ki “yüzyılların gerçeğini, tanrının ancak düşlerde ve vizyonlarda konuştuğu gerçeğini” unutmuştur. “Folklor ve Mitoloji”yi hayatımızı değiştirecek bazı unutulmuş gerçekleri hatırlamak amacıyla da okuyabiliriz, bir takım fantastik, ilginç hikayelerin alfabetik sıraya göre yazılmış hali olarak da... Her şey bir yana her iki türlüsünün de eğlenceli olduğu kesin.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.