Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Masumiyet Müzesi, Pamuk’un yarası

Orhan Pamuk
İletişim Yayınevi

Beklenen bir anlamda oldu, Orhan Pamuk’un Çukurcuma’da açmayı plandığı, ancak  romanın yayımlanmasından itibaren bir türlü açılmak bilmeyen Masumiyet Müzesi,  yazarın İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı ile attığı imza neticesinde, büyük ihtimalle 2010'da hayata geçecek. Bu roman-müze projesi hakkında daha açılmadan ne kadar yazıldı çizildi ya, herkesin de hakkı var doğrusu. Bugüne kadar edebiyat ve insan arasında kurulan görülmedik bir ilişkiyi işaret ediyor bizlere bu müze. Ancak tam bu noktada romana, romanın müzesine dair yazılacaklara bir virgül koyup Pamuk’a dair edindiğim izlenimi paylaşmak istiyorum. Karşılıklı imzaların atıldığına dair haberde (Sabitfikir - 26.08.09) Orhan Pamuk 35 yıldır roman yazdığını, müzeyle birlikte ilk kez toplumsal bir iş yaptığını ve bundan dolayı heyecanlı olduğunu kaydetmiş… 35 yıldır roman yazan Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’a göre Çukurcuma’da açılacak olan müze onun ilk toplumsal projesi… Türk edebiyatına, dolayısıyla da Türkiye’ye onca önemli eser kazandıran, Türk diline katkıları olan, aldığı ödüllerle edebiyatını taçlandıran bir yazar neden bütün bunları toplumsal bir iş, bir hizmet gibi görmüyor? Pamuk, belki burada, çalışma mekanından dışarı çıkarak, yazmak haricinde yaptığı ilk toplumsal iş olduğunu kastediyor olabilir pekala, ama söyleyiş biçimi, onun yazarlığı, edebi tarzı ve aldığı ödül hakkında kopan fırtınayı, bütün bunlar üzerinden yapılan tartışmaların tortusunu taşır gibi sanki…Türk toplumu ne zamandan beri yazarlarını hayattan, toplumdan, siyasetten kopuk, hayaller peşinde koşan, ama tuhaf bir şekilde, bir yandan da saygı uyandıran münzeviler konumuna itti? Edebiyatla kurduğu ilişkiyle arasına ne zaman böylesine geniş, şüpheli bir mesafe kondurdu, kimbilir? Klişe ama gerçek: Yazar toplumun aynası. Orhan Pamuk’un edebiyat haricinde toplumsal bir iş yapma heyecanının altında da bu yatıyor bence.

Kimilerine göre promosyonel bir tavır, kimilerine göre teknolojiyle, değişen dünyayla edebiyatın arasına atılan bir öncü köprü ya da sadece bir arayış Masumiyet Müzesi… Büyük ihtimalle de hepsi doğru bu düşüncelerin, müze bütün bu kaygıları aynı anda içeriyor. Ama bir şey daha var ki, dile getirilmeye değmiyor kimilerine göre. Müze, tıpkı adı gibi belki de çok masum. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi, bir yazarın, kaleme aldığı romanın içine gerçekten düşen bir yazarın, hayali olamaz mı sadece… Böylesi bile zihinlerimizde bir başka büyüleyici hikayenin kapılarını aralamaz mı? Orhan Pamuk, evet romanlarından tanıyoruz onu, gerçekçi, oturaklı, ciddi bir yazar; sade gönlünün istediği, yazarken kendisinin de kapıldığı bir hayale sürükleniyor olamaz mı? Edebiyatın bir yüzü de oyun. Pamuk’un keyifle oynadığı edebi bir oyuna davet edildiğimizi düşünmek, biz okurlar için de tüm indirgemeci kapitalist değerlendirmelerden kanımca daha keyifli olacaktır.
 
Masumiyet Müzesi, Türkiye'nin yakın tarihini ve aşkı anlattığı kadar bir “yara”yı da anlatıyor temelde. Yitenin, yitirilmiş olanın büyük bir bağlılıkla aranmasına ve bu soyut arayışın, son derece somut, nesnel bir düzlemde yeniden yeniden yaşanmasına dair yazılmış bu romanda anlatılan kahramanımız Kemal Basmacı’nın tutkulu, takıntılı aşkı, romanın yazarına dair de karakteristik bir şeyler aktarıyor okuruna. Hatta bunun ötesinde, bu çılgınlığa varan aşkla dolu hayatı sayfalarca, nesnelere dair inanılmaz ayrıntılarla bıkmadan yazan, yazar Orhan Pamuk, romanı bize sevdiren şeyin ta kendisi oluveriyor bir noktada. 12 yıl boyunca Çukurcuma’daki ev ekseninde düşünen, araştıran, çalışan romancı… Çukurcuma’nın güneş ışınlarını daima eğik alan loş ışıkları içinde, eskicileri, antikacıları, küf ve nem kokulu bakkaliyeleri, elde yapılmış ilaç kokan eczaneleri ve isli çıkmaz sokaklarıyla zamandan azadeymiş hissini veren o tuhaf semtin içinde, bütün bir geçmişi yahut belki sadece tek bir an’ı elinde tutmaya çalışan romancı…  Masumiyet Müzesi’nin sonunda, adıyla sanıyla kendisini ortaya çıkarmasının sebeplerinden biriyse eğer bu, müzeyi gerçek anlamda hayata geçirmek istemesinin ardında da aynı tutkuyu görmek pekala mümkün.

Yeni teknolojik hayatımıza yanıt vermeyen, onu beslemeyen edebiyatın son dönemlerdeki arayışına dair bir cevap olduğunu hiç sanmıyorum Masumiyet Müzesi’nin, uzun kitaplar okumaktan sıkılan, odaklanma sorunu yaşayan yeni okurun bundan sonra böyle projelerin peşine hevesle düşeceğinden, yazılan ya da yazılacak olan pek çok romanın buna benzer projelerle destekleneceğinden de çok şüpheliyim. Ama edebiyatın gerçek hayata el atan yüzünü vurgulayacağından, roman ile romancı, kurgu ile gerçeklik arasında düşündüreceğinden, an’ı tutkuyla elinde tutmak isteyenlerin yaralarına bir nevi tuz basacağından ise bir o kadar eminim Masumiyet Müzesi’nin...   

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.