Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Metin metnin, yazar yazarın aynası

Birbirine ayna tutarmış gibi, birbirinin içinden kendini daha da derinleştirirmiş gibi geçen kitaplar ve yazarlar vardır. Birini okurken aklınız diğerinde kalır, birinin sayfalarını karıştırırken parmaklarınız diğerinin sayfalarını arar. Döner döner bakarsınız, araya ve aralarına ne kadar zaman girse de, sanki ikisini aynı anda okumuşçasına hatırlarsınız. Ne konularının ve türlerinin aynı olması gerekir ne de dillerinin. Zira onlar düşünceye ve ruha aynı anda nüfuz ederler bir şekilde… Yaz mevsimi kitaplara ve okumaya bir nefeslik fazladan yer açıyorsa eğer gerçekten, buyurunuz karşılaştırmalı yaz okumalarına…

 

Aşk kader, ayrılık mukadderdir öyleyse…

 

Vedat Türkali ile Ahmet Hamdi Tanpınar birbirlerini hatırlatmazlar elbet. Ama “Huzur”un Nuran ve Mümtaz’ı ile “Bir Gün Tek Başına”nın Kenan’la Günsel’i hatırlatır... Onlar Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en güzel, en büyüleyici, en derin iki aşk romanının kahramanlarıdır çünkü… Mümtaz ve Nuran ne kadar imkansızsa birbirleri için Günsel ile Kenan’da o kadar imkansızlardır. “Huzur”daki sevgililer doğu ve batı gibi ayrıdırlar, ayrı kalmaya yazgılıdırlar; değişen, değişen ne demek adeta yarılan bir çağın tam ortasına düşerler. “Bir Gün Tek Başına”nın aşıkları ise bir darbenin ayak sesleri yaklaşırken orta sınıf düşler ve devrimci hayaller kadar uzaktırlar birbirlerinden; o büyük, o hiç gerçekleşmeyecek birleşmeyi düşler gibi eleledirler; bir gün tek başına kalacak gibi sarılırlar birbirlerine.


Ayrı düşeceğini bilerek bir arada olmak kadar aşka düşürücü ne vardır ki hayatta… Mümtaz’la Nuran, Günsel ile Kenan, yaşadıkları çağın yarasını üzerinde taşıyan her kadın ve erkeğin ölümsüz ortak çaresizliğini taşıdıkları için birlikte hatırlanırlar.    

 

Dedemiz Korkutsa, ruhumuz hep Deli Dumrul


“Dedem Korkudun Kitabı”
, öylesine dev bir çalışma ki, bunu okumadan dahi anlamak mümkün. Zira çalışma nerdeyse 1500 sayfa! Bir masa başına oturup okumaktan başka çaremiz yok gibi yıldırıcı görünse de o, Tahsin Yücel’in “Sonuncu” romanındaki kahramanları hipnotize edercesine kendine çeken devasa büyüklükteki kitap gibi bizi de kendine çekiyor. Orhan Şaik Gökyay, bu büyük Türk destanı için bir ömür vermiş, hal böyle olunca da ortaya bu destanla ilgili Türkçede yayımlanan en kapsamlı araştırma ortaya çıkmış.


Sözlü tarihin derinliklerinden gelen Dede Korkut hikayeleri Oğuzların diliyle yazıya dökülmüş. Bir büyük şaman kültürünün Müslümanlığa geçiş aşamasındaki sancıların, uyumun ve uyumsuzlukların destanında kolektif bilinçdışımız can buluyor… Destanda yer alan on iki hikayeden biri de onun en tanınanı, en sevileni, yani Deli Dumrul’un hikayesi. “Dedem Korkudun Kitabı”ndaki Deli Dumrul’un hikayesini okurken Psikiyatrist M. Bilgin Saydam’ın o etkileyici çalışmasını, “Deli Dumrul’un Bilinci”ni hatırlamadan edemiyor insan. Saydam bu çalışmasında Türk-İslam ruhu üzerine bir kültür psikolojisi denemesine girişiyor. Mitolojiyi benlik bilinçliliğinin gelişim serüveni olarak okuyup yorumlayan ekol sizi de benim gibi büyülüyorsa eğer; Şamanist kökleriyle Müslümanlık arasında, ana erkinin çökmek üzere olan egemenliğiyle ata erki arasında sıkışmışlığın kahramanı Deli Dumrul’un hikayesinde “biz”e dair siz de çok şey bulacaksınız.     

 

Ütopya-Karşı ütopya


Ernest Callenbach’ın “Ekotopya”sı gelmiş geçmiş yazılmış ilk ekolojik ütopyadır, bir tür ekolojik manifesto hatta... Beyaz-orta sınıf-erkek Amerika’dan bir parça ayrılmış, dişil yanı ağır basan, çevreci, akil, eşitlikçi bir toplum vücuda gelmiştir. Yani rüya, gerçekleşmiştir. Callenbach, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inananlar için edebi bir mümkünat önerirken bize, ondan neredeyse yüzyıl önce doğmuş Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in, içinde yaşadığımız sistemin ne kadar gelişirse gelişsin, ne kadar parlatılırsa parlatılsın, aslında mümkün olmadığını gösterdiğini anımsatır ister istemez… Callenbach’ın mümkün dünyasıyla Zamyatin’in “Biz” adlı romanındaki mümkünsüz dünyası, hem düşüncede hem ruhta farklı yollardan geçerek birleşirler sanki.


Ütopya ve karşı ütopya; dünya edebiyatında yazılmış en yetkin bu iki örneğiyle birleşerek tek bir şimdiyi vurgularlar. Zira “ben”i, “kendini” düşünen insan bir gün gelecek özgürlüğün kapılarını mutlaka açacaktır...


Geleceği görmek olacakların önüne geçmek değildir!


Gürsel Korat ve Ursula K. LeGuin’i aynı anda düşündüren iki roman: “Rüya Körü” ve “Lavinia”. Aynı zamanda, farklı kültürlerde yaşayan bu iki çağdaş yazarın ortak noktası tarihte ve tarihi bugünün insanına anlatan mitolojinin derinliklerinde ustalıkla gezinmeleri. Ve bu gezintilerden iki usta işi roman çıkarmaları.


Gürsel Korat’ın son romanı “Rüya Körü”nün kahramanı rüyalarında gelecekte olanları gören bahtsız Stefanos, tuhaf bir şekilde bize LeGuin’in Lavinia’sını anımsatır. Lavinia da Stefanos gibi geleceği görür ama geleceği görmek demek olacakların önüne geçmek demek değildir onun için de... Her iki kahraman da kendini göstere göstere gelen kaderlerinden kaçamazlar.  Ayrıca her ikisi de aslında kahraman değillerdir. Lavinia Aenas destanında adı şöyle bir geçen kadınlardandır, Stefanos Bizans sarayında yaşayan silik bir tarih yazıcısı. Her ikisi de iktidara çok yakın, hatta zaman zaman onu etkileyebilecek kudrette olsalar da, iktidara ortak olmaya, onun hükmünü değiştirecek olmaya yetkin değillerdir. Onlar, tarih sahnesinden akıp giden “diğerleri”dir, yani “bizler”dir.


Rüya Körü ve Lavinia, belki bir arada, belki arka arkaya ama muhakkak okunmalı; şimdi ve gelecek, rüya ve gerçek, tarih ve mit üzerine daha derin düşünebilmek için…   

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.