Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Naipaul, entelektüel sefalet ve içimdeki edebiyat aşkı!

Son birkaç gündür V.S. Naipaul üzerine düşünüyordum ağırlıkla. E, Türkiye’de yediden yetmişe herkes bu yazarı düşünüp konuşurken benim neyim eksikti ki. Ancak Naipaul adı, “edebiyat entelijansiyamız” ve “entelektüel sefalet”imiz gibi iki isim tamlamasının yanına düşüyordu sık sık, huzursuzluğum artıyor, tartışmalara da omuz silkemiyordum bir türlü. “Naipaul’u okumamış ama onun hakkındaki fikri şöyle”, “diğeri de okumamış ama fikri böyle” gibi laflar havada uçuşuyordu. Okumamış, okumamışsınız, okumamışlar... Bu fiil çekimine kendimce bir son vermek istedim böylelikle, zira ben okumuştum.  

Bundan tam üç yıl önce tanıştım Naipaul’le. Bir yazarı tanımak behemehal yüzünü görmek, ya da edebiyat entelijansiyamızın zannettiği gibi adını şöyle bir duymak değil, eserlerini okumaktır bence. İşte ben de bu düşünceden hareketle yazara 2001 Nobel edebiyat ödülünü getiren Nehrin Dönemeci adlı romanını okumuştum ilkin, ardından Mistik Masör ve Miguel Sokağı gelmişti. Ancak baştan söyleyeyim Naipaul benim yazarım değildi. Diyeceksiniz ki madem sevmedin niye üç kitabını birden okudun! Herkesin okumak için tonlarca sebebi vardır kendince. Ben biraz da bir yazarı sevmemişsem eğer, sevmeme sebeplerimi araştırmak, onda bana dokunacak bir şeyler bulmak için okurum. Bu bir okur tercihidir her şeyden önce ve bir de eleştirmenlik görevi. Edebiyat bugün Türkiye’de yaşandığı gibi saflara ayrılmak, sevdiğin, dünya görüşüne uyan yazarları, eleştirmenleri, türlü kalem erbabını yanına alıp diğerlerini dışarda bırakmak, diğerlerinin mümkünse kuyusunu kazmak, onları okumamaya ve okutmamaya mahkum etmek değildir ki! Yaşamı ve yaratıcılığı bütünlüklü bir şekilde algılamaya çalışmanın, yeni yollar açmanın, yeni özgürlük alanları yaratma ihtimalinin bir kutlamasıdır olsa olsa... Bu safiyane açıklamalarımla polemikçi edebiyatçıların içini baydıktan sonra, Naipaul hakkında fikir edinmek isteyen okurlara yazara dair açılacak okuma kapılarını zorlama gücü verme amacıyla, eleştirmenlik görevime geri dönüyorum tam bu noktada.

Çokkültürlü yemeklere doyduk mu yoksa!

Hint asıllı Trinidad doğumlu İngiliz yazar V.S. Naipaul, bugün dünya edebiyatının artık güçlü bir parçası olan üçüncü dünya kökenli çokkültürlü yazarlar arasında önde gelen isimlerden. İnsanlık var olduğundan beri en çok yüzleşme hikayelerini sevdiğinden olsa gerek sömürgecilik ve kapitalizmle paramparça olmuş kültürlerin başat batı kültürü ekseninde verdiği eserleri de çok seviyoruz. Daha açık şekilde söylemek gerekirse “beyaz azgelişmiş ülke insanları”nın kendi ülkeleriyle batılı, oryantalist bir gözle hesaplaşmasına bayılıyoruz. Ancak çokkültürlülük zengin ve cazip bir yemek sofrası gibi, başına hevesle oturup mide spazmlarıyla kalkıyoruz genellikle.

Kıyamet neden koptu!

Bu türden yüzleşmeler için kolları sıvayanların önünde iki tehlike mevcut: Biri, çokkültürlülüğe karşı gelişmeye başlayan yerelleşmeci faşizm ve elbette türlü komplo teorileri. İşte Naipaul’ün eserleri ve bir yazar olarak tavrı bütün bunları tetikler nitelikte. Ülkemizde kopan fırtınanın bir sebebi entelektüel yozlaşma ve cehaletse, diğer sebebi de budur bence.

Naipaul’ün tüm dünyada ve ülkemizde en çok okunan kitabı Nehrin Dönemeci, Afrika’da sömürgecilik sonrası dönemde hayatını kurmaya çalışan Salim adlı bir Doğu Afrikalı’nın hikayesini anlatır. Doğudan kıtanın ortalarına doğru zorlu bir yolculuk yaparak gelir nehrin dönemecindeki kasabaya Salim. Burada bir arkadaşının ona devrettiği dükkanı işletmeye başlar. Nehrin dönemecindeki kasaba, küllerinden doğmaya çalışmaktadır.  Tıpkı Afrika gibi, tıpkı Salim gibi... Ancak Naipaul’e göre hastalıklı bir doğumdur bu, daha doğrusu doğamayacak olmaktır. Afrika kendine gelememektedir, Afrika kendine gelemeyecektir... Zira çarpık modernlik anlayışı, ikiyüzlülük, cehalet ve çıkarcılık hüküm sürmektedir bu coğrafyada. Ondandır ki kaos ortamından, açlıktan ve yoksulluktan, kabile savaşlarından başını alamamaktadır. Afrika yazara göre aslında dışarıdan gelen kötülüklerden değil bilakis içinden yayılan kötücüllükle boğuşmaktadır. Bu keskin yargı ve sertlik Naipaul’ün hem romanlarının atmosferini oluşturur hem de bir yazar olarak oldukça az sevilmesine sebep olur.

Afrika üzerinde, Afrika’nın türlü coğrafi zenginliği üzerinde oynanan emperyalist entrikaları biliriz, kabilelerin nasıl birbirlerine düşürülüp savaştırıldığını, halkın kendini besleyecek yeterlikteki doğal kaynaklarının tektipleştirilerek bugün hala nasıl sömürüldüğünü ve buralarda yaşayanların açlığa ve savaşa nasıl terkedildiğini de... Dolayısıyla Naipaul’ün içeriye yönelttiği eleştirinin samimiliği zaman zaman inandırıcılığını kaybeder gözümüzde. Ama anlattıklarının da gerçekliği sarsar bizi ister istemez.

Kategorize etmek... O kadar da mühim mi?

Orhan Pamuk’un, 19/10/2001 tarihinde Radikal’de yayımlanan yazısında dediği gibi Naipaul “kuralcı, disiplinci, muhafazakar bir İngiliz’in bakışıyla, Üçüncü Dünya ülkelerini gevşeklik, hevessizlik, laçkalıkla ve bu ülkelerin vatandaşlarını da kural yoksunluğuyla, hatta ahlaksızlık ve kafasızlıkla suçlayan” ve bunu hakkaniyetle yapan bir yazar mıdır yoksa son günlerde sık sık tekrar edildiği gibi basit bir sömürgeci aydın mı? Kararı, Türk edebiyat çevresinin önde gelen isimlerinin yaptığı gibi yapmayıp, okuyarak verin derim ben. Tüm bu sözde tumturaklı yaklaşımları bir kenara bırakıp edebi hazzın peşine düşmek, Naipaul’de ve daha pek çok yazarda, kalıplaşmış yargıların ötesinde bir şeyler görebilmenin hevesine kapılmak da tercih edilebilir bir seçenek tabii.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.