Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şifalı Bitkilerle Tedavi: İçimizdeki lokman hekimlerin dikkatine!

Penolope Ody
Arkadaş Yayınları

Son bir kaç yıldır şifalı bitkilerle ilgili kitaplar malum, ne olursa olsun yok satıyor. Bunda kötü bir yan yok. Zira insan olarak önceliklerimiz hep aynı: Yemek ve sağlıklı yaşamak… Üstelik genlerimizde, bilinçaltımızın çok gerilerinde bir yerlerde, ölümsüzlüğü ve daimi gençliği arayan bir lokman hekim yaşatıyoruz besbelli. İlkel bilincimizin ilk oluşturduğu hikayelerden birine hala inatla ve umutla inanmak istiyoruz. Üzerinden bin yıllar geçmiş, ne modern yaşam ne de onun ürettiği yüksek teknoloji, ölümsüzlük denen mucize şöyle dursun, uzun süreli gençlik özlemimize bir nebze deva verememiş. Olsa olsa bir tür tuhaf, hastalıklı maskaralıkta kalakalmışız ya, yine de doğaya olan itimadımızı yaşatmışız...

Şifalı bitkilerle ilgili bir şeyler okumak her şeyden önce doğaya yaklaştırıyor sanki bizi, doğayla uzaktan da olsa kurulan iletişim, salondaki bir garip saksı çiçeğiyle baş başa yaşayan çoraklaşmış ruhlarımıza iyi geliyor öncelikle. Sonrasında ise, okuduklarımızdan etkilenip aktarlara koşarak kurutulmuş otlarla doldurduğumuz kavanozlar ve bir adım ilerisinde de belki balkonda yetiştirilmeye niyetlenilmiş, sonu hüsranla bitmeye yazgılı, saksıda taze otlar… Hepimiz içten içe biliyoruz ki, hayatımızın bir döneminde kafayı zayıflamaya, kanımızı sulandırmaya, tansiyonumuzu düşürmeye/çıkarmaya, saçlarımızı parlatmaya yoğun bir şekilde takmamışsak eğer, hayatımıza giren tüm otlar bayatlamaya, kitaplar ise karıştırılıp bir kenara atılmaya mahkum. Ama bir yanda da madalyonun diğer yüzü var. İnancımızı her geçen gün biraz daha yitirdiğimiz sağlık sektörü, katkı maddeleriyle dopdolu kanserojen, genetiğiyle oynanmış, hormonlu, sentetik gıdalar ve hava kirliliği ve trafik ve stres var… İşte insanın tüm bunların ortasında, bir fincan bitki çayı yudumlayarak şifalı bitkilerle ilgili bir kitap okumak istemesinden daha normal ne olabilir...

Olamaz elbette ama her şeyi indirgemeci bir anlayışla tüketim nesnelerine dönüştürmekte de üstümüze yok. Şüphesiz ki bir iki yıl içinde şifalı bitkileri tahtından indirecek bir şeyler elbette üretilecek, ortaya çıkacak. Hem şimdiden kabak tadı da vermeye başladı. Bunda vaat ettiği şifanın ş’sini içermeyen kitapların da önemli bir payı var elbette. Tıpkı Penelope Ody’ye ait “Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi” isimli kitapta olduğu gibi...

Şifalı otları zamanı geldiğinde kendi elimle toplayıp kurutmayı ve duruma göre belirli dozlarda içmeyi tercih eden, bitkilerin verdiği şifayı geleneksel bilgiler ışığında, bir parça da araştırarak öğrenmeye çabalayan biri olarak ben öncelikle kaynatıp içeceğim, yahut yaralarıma süreceğim bitkileri tanımak isterim. Hem görünüşlerini, hem içeriklerini hem de kullanım yerlerini. Zaten kim istemez ki… Oysa Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi sadece bir bitki sözlüğü vererek başlıyor işe ve hemen ardından belli başlı rahatsızlıklar için çeşitli reçetelerle devam ediyor. Kimi reçetenin uygulaması oldukça zor, kimi tam olarak anlaşılmıyor, kimininse açıkçası oluru yok. İlkyardım çantasında bulundurulması gereken aloe vera bitkisi gibi… Demlenmiş kadifeçiçeği yağı, kaygan karaağaç kabuğu, yoğurtotu kremi gibi satın alınması da, yapılması da son derece güç reçetelerle dopdolu “Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi”. Kimi yerlerde de son derece muğlak ifadeler kafa karıştırıyor: “Uzun yolculukların verdiği rahatsızlıklarla başa çıkabilmek için Sibirya ginsengi”… Mide bulantısına mı, uykusuzluğa mı, yorgunluğa mı yoksa jet-lag etkisine mi? Ne ölçüde ve ne sıklıkta? Bilemiyoruz...

Her kocakarı ilacı kendi bölgesinin yerel özelliklerini taşır ister istemez; bu o bölgede yetişen bitkilerin nelere iyi geldiğinin, hangi hastalıklarda ise hiç işe yaramadığının yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan bilgisidir. Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi’nin düştüğü en büyük tuzak da bu. Çalışmanın yabancı kaynaklı oluşu, buralılara şifa vermekte işini zorlaştırıyor açıkçası. Türkiye’de bulunmayan, satılmayan çeşitli otlar ve yağlar kitap boyunca göze çarpıyor, Ody’nin rehberliğinde kendi başınıza hazırlayacağınız reçeteleri ne yazık ki çıkmaza sokuyor. Her yabancı kaynaklı şifalı bitkiler kitabı için geçerli bu tuzak elbette. Ancak işin uzmanı bir bitkibilimcinin yardımı alınarak yapılacak sıkı bir editöryal çalışmayla altından kalkmak da mümkün.

Dolayısıyla“Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi” meraklısı için kütüphanesinde bulunan diğer şifalı bitkiler kitaplarının arasında bir yardımcı kaynak kitap olmaktan öteye gidemiyor. Meraksızlar içinse eğer ellerine aldıkları ilk şifalı bitkiler kitabı o olursa, sonsuza kadar bitkilerle şifa arasında kurdukları bağlantıyı koparmaları tehlikesini içeriyor, benden söylemesi.

Son olarak şifalı bitkiler kitaplarının ülkemizdeki başyapıtlarını sıralayarak bitireyim: Prof. Dr. Ertan Tuzlacı’nın “Şifa Niyetine”si, Niyazi Eröztürk’ün “Ev İlaçları”, İlhan Berk’in “Şifalı Otlar Kitabı” ve İbrahim Tütüncüoğlu’nun “Çevremizdeki Şifalı Bitkiler”i. Her biri bitkilerden elde edebileceğiniz gerçek şifanın kapılarını açmakla kalmayacak, doğayla olan ilişkinizi kökünden değiştirmenize de yol açacaktır, eminim...
 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

 

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.

Kişinin kendisi olmaktan vazgeçip başka birisi olmaya karar verdiği o an, modern edebiyata göre bir kahramanlık sergilediği andır. Kişi bu kahramanlığa ulaşmak için evinden çıkıp bir yolculuğa atılır. Yolculuk boyunca başından türlü felaketler geçer. Her felaket, yolun sonunu getirebilmek için aslında bir duraktır.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.