Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Skandal, polemik ve reklam… Haftalık edebiyat gündemimiz

Elif Şafak, yeni romanıyla yine karşımızda. Mevsimsel olarak durgun geçmesi beklenilen bugünlerde, edebiyat gündemi bakımından oldukça yoğun bir haftaydı geçirdiğimiz ya, Şafak’ın romanı tabii hepsini bertaraf etti. Edebiyat haberlerinde ilginç bir ters oran var şahsen tespit ettiğim. İçinde edebiyat ne kadar azsa, haber o kadar ses getiriyor sanki. Elif Şafak’ta da hep böyle oluyor. Yeni kıyafetleriydi, bilgisayar ortamında değiştirilmiş yeni tarz makyajıydı, yüzükleri, ilham kaynakları, kitaplarını yazdığı yer, o bej ve pastel tonları, yazarlık kaygıları, aile hayatıydı derken, romanın konusu, edebiyat hep uzak bir köşede kalıyor. Zira bence hiç sakıncası yok, kurgusu dökülen, dilsel zenginlikten yoksun, karakterleri zayıf ve her şeyden önce söylemek istediğini kaba çizgilerle adeta gözümüze sokan bir yeni romandan söz etmesek de olur. Elif Şafak, iki yılda bir düzenli olarak rötuşlanmış fotoğraflarıyla modern- kadın- yazar imgesi olarak karşımıza çıksın yeter…

 

Gelelim gündemin alt maddelerine… Şavkar Altınel’in anti-Ataycı çıkışı hayli sarsıntı yarattı üzerimizde. Altınel, Notos’un Oğuz Atay dosyasında yer alan görüşleri, -Tutunamayanlar’ı sığ ve yapay bulmak-  tepki çekince, Radikal’de tepkilere yanıt verdi. (Sabit Fikir, 20.07.11 tarihli, “Şavkar Altınel eleştirileri yanıtladı: Atayistler ve ben” başlıklı haber.) “Tutunamayanlar”, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine an be an çöken modernizm projesini eleştiren edebi yapıtlar içinde hem en sevileni hem de bu eksende kaleme alınan postmodern metinler içinde en başarılı olanlardan biri şüphesiz. Atay’ın hem burjuva olup hem bundan şikayet etmesi ve tıpkı bizim gibi tatlı tatlı mızmızlanması mı olmuştu kalbimizi kazanan, yoksa tam ağlayacakken yüzümüze mütecaviz bir kahkaha patlatırcasına yazması mıydı, bilmiyoruz. Ama kalbimizi kazanmıştı işte. Altınel, yıllar sonra ben tutunamayanlardan değilim, Tutunamayanlar’ı sevemedim, Tutunamayanlar’a tutunamadım deyince kalpleri de kırmış oldu tabii. Neyi, niye sevdiğini bilmek ve ona göre hareket etmek eleştirel zekayı, eleştirel bakış açısını gerektiriyor. Bu, bize en başta edebiyatın verdiği bir hediye. Bu hediyeyi alanların kalbi farklı beğeniler üzerinden açılan tartışmalarla kırılmamalı. Bilakis, böyle tartışmalar bir yazarı ve yapıtlarını neden sevdiğimiz üzerine düşünmek için, söz konusu kitabın sayfalarını bir kez daha karıştırmak için iyi bir fırsat olmalı. 

 

Ve gelelim özür skandalına. Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Hulki Aktunç için Radikal’in kullandığı haber başlığı “Argo’nun Şairi Mortu Çekti”, büyük tepki çekmiş, yazarın dostları, yakınları, okurları bir araya gelip bir özür kampanyası başlatmışlar,nihayetinde istediklerini de almışlardı. Gazetecilik hız demektir, her şey önünüzden büyük bir hızla akıp giderken, akışa kendini uydurmak ama kaptırmamak gerekir. Edebiyat gazeteciliği ise bu meslek içinde bambaşka bir alan. Edebiyat durmak ve düşünmek, aheste aheste biriktirmek demekken, hızla bunun haberini yapmak maharet istiyor, birikimin yanında titizlik, hassasiyet ve kesinlikle zarafet istiyor. Kendine ve birikimine fazla güvenmek, yetmemekle birlikte çoğu zaman tehlikeli olabiliyor. Hulki Aktunç’a dair yapılan bu hata istisnadır diyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söz konusu gazeteciliğin öksüz çocuğu edebiyat olunca, at koşturmak çok kolay, her şey mübah. Ama dilenen özür, o istisnadır işte.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

 

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.