Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Usta beni öldürsene!

Geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşım sohbet sırasında Elif Şafak’ın son kitabı üzerine okuduğu bir eleştiriden söz etti bana. Açıp tekrar okuduk eleştiriyi. Yazı, Şafak’ın romanda yaptığı bir takım tarihi hatalara dairdi. Dostum, derin bir nefes alıp gözlerimin içine baka baka "İşte," dedi, "Edebiyat eleştirisi görevini yapmayınca, eleştiri mühendislere, mimarlara, tarihçilere falan kalıyor. Yoksa bize ne tarihin gerçeklerinden; bir romanı okurken önemli olan şey edebiyat değil midir? Hikayenin neyi değil, nasıl anlattığı önemlidir!”

 

Doğru dedim önce, haklısın, öyle. Ama içime sinmeyen bir şey vardı. Bu kitap özelinde düşünecek olursak, ortada edebiyat yoktu ki, eleştirisi olsun. Bir eleştirmen olarak içime çöken yılgınlığı düşündüm. Eleştiri için en büyük eziyet, herkes okuyor, kitap çok satıyor diye edebiyat diyemeyeceğimiz metinleri eleştirmek zorunda kalmak, sonra da zamanla bundan vazgeçmekti. Ben de çoktan vazgeçmiştim, bu türden kitapları okumaktan da eleştirmekten de... Kendimce bir karar almış, piyasa işlerini, piyasaya bırakmıştım.  Ama bir hortlak gibi tekrar tekrar çıkıp duruyorlardı önüme. Böyle sıkkın, ayrıldım arkadaşımın yanından...

 

Sonra kendi kendime, demek ki dedim, piyasa için bile olsa öyle kötü bir şeyler yaratınca, eleştiri bıraksa da yakanızı, insanlar, okurlar bırakmıyorlar. Kendi bakış açıları, bilgileri çerçevesinde sizi alaşağı ediveriyorlar. Yapacak bir şey yok!

 

Kalan sağlar bizimdir!

 

Üstelik burada düşünülmesi gereken bir şey daha var. Çok önemli bir şey. İnsanların yazıyla kurdukları ilişki internetle, sosyal medya ortamlarıyla giderek değişiyor, yazıyla aramızdaki mesafe kısalıyor. Böyle bir ortamda bir yazarın öyle ya da böyle piyasa desteğine güvenerek hareket etmesi artık tam anlamıyla, mümkün değil. Çünkü artık hikayenizi sunacağınız ortamı kontrol etmeniz, nabzını tutmanız mümkün değil. Eski işleyiş (yani siz yazarsınız, yayınevi basar, ilanlar verilir, kitap eklerinin, edebiyat dergilerinin bildik tanıtım yazarları, eleştirmenleri kitabınızı tanıtır…  vs. ) devam ediyor gibi görünse de, onun dışında hareket eden bir şeyler var. Hiç olmadık birileri çıkıp kendi ortamında yazar, o dalga dalga yayılır, bir de bakarsınız size kadar ulaşır. Belki yerinde belki yersiz, belki haklı belki haksız, ama başınıza gelmeyeceğinden artık emin olamazsınız.

 

Sözün kısası, yazarın da, eleştirmenin de kollaması gereken bir varlık haline geldi, "düşündüklerini yazan ve bunu yayan-okur". Vicdanın da ötesinde bir vicdana, ahlakın da ötesinde bir ahlaka, samimiyetin de ötesinde bir samimiyete zorlanıyoruz sayelerinde. Bu sınavdan bence çok kişi kalır, kalan sağlar bizimdir!

 

* Görsel: Meltem Şahin

Yorumlar

Yorum Gönder


Merhaba,
Bir okur olarak, bir yazarın anlattığı dünyaya kurgu da olsa gerçek de olsa inanmak isterim - ya da daha doğrusu yazarın beni yazdığı kelimelere inandırabilmesini isterim. Bir yazarın, özellikle de tarihi bir roman yazma işine girmiş bir yazarın, konunun temellerini sağlam atması gerektiğini ve yazdıklarının inanadırıcılığını yitirmemesi için dikkatli adımlar atması gerektiğini düşünüyorum. Umberto Eco'nun romanlarını, gerçekleri sorgulama ihtiyacı duymadan, romana kendimizi kaptırıp okuyabiliyorsak demek ki bizi içine çektiği dünyaya inanıyoruz. Bu nedenle, Elif Şafak'ın kitabındaki tarihi yanlışlıkların bu kadar dikkat çekmesinde, bir yazar olarak anlatım tarzıyla okura karşı inandırıcılığını yitirmiş olmasının payı olabileceğini düşünüyorum.


E biz de yayalım bari
http://kalkgidelimhocam.blogspot.com.tr/2014/01/cota-ile-suleyman.html


Cari zamanın hâlleri. Artık, hem söz hem yazı uçuyor. Okur da kendi sözünü "yayıyor". Yeşil mürekkebe müptela şairin dediği gibi:

Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın,
ateş de pay alır kendine soğuktan.

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.