Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Vampirizmle ilgili söylenecek ne kaldı?

Chuck Hogan , Guillermo del Toro
İthaki Yayınları

 

Film biter bitmez anlamıştım bundan sonra Guillermo Del Toro’nun gönlümde hep ayrıcalıklı bir yönetmen olarak yer alacağını. Pan’ın Labirenti öylesine esin dolu öylesine dokunaklıydı… Ve hepsi bir yana yönetmen gerçekle hayal arasında yürüdüğümüz o ince çizgiyi; o tekinsiz, o büyülü bıçak sırtında durma halini öylesine derinden kavramıştı, bunu da sinema diline öyle etkileyici biçimde aktarmıştı ki… Bunu bir edebiyatçı yapabilir diye içimden geçirdiğimi ve filmi bir romana benzettiğimi çok iyi hatırlıyorum. İşte o yüzden Guillermo Del Toro’yu bir yazar olarak karşımda görünce hiç şaşırmadım. Chuck Hogan’la birlikte kaleme aldıkları “Ölümcül Tür Üçlemesi”nin artık cılkı çıkmış bir vampir hikayesi olması bile beni durduramadı. Üçlemenin Türkçeleşmiş ilk iki kitabı olan “Ölümcül Tür” ile “Düşüş”ü arka arkaya bir solukta okudum.

 

 

Del Toro ile Hogan bu üçlemeleriyle okura artık yazacak ve söylenecek ne kaldı ki diye sorduran vampirizme, yeni değilse de geliştirilmiş bir yorum getirmeyi başarmışlar her şeyden önce. Vampirizmi bir tür virüs, bir tür hastalık olarak ele almışlar ve böylelikle Del Toro’nun Cronos adlı filminde ortaya çıkardığı bu düşünceyi bu üçlemeyle daha da geliştirmişler. Macera-gerilim türünün tüm gerekleriyle başlayan hikayemiz, vampirliğe bir hastalık olarak mantıklı bir şekilde yaklaşıp nihayetinde de fantastiğe inandırıcılığını kaybetmeden kayıyor. Şöyle ki; her şey bir Boeing 777’nin JFK Havaalanı’na indikten hemen sonra gizemli bir şekilde durmasıyla başlıyor. Duran, tüm elektrikleri sönen, içinden çıt çıkmayan bir Boeing 777, yani hem teknik hem teorik olarak imkansız bir şey... Yapılan ilk incelemelerden sonra, 11 Eylül travmasını, terör paranoyasını aşamamış Amerikan bilinci olayın biyolojik bir saldırı olabileceği düşüncesiyle devreye Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’ni sokuyor ve böylelikle de kahramanımız Doktor Eph Goodweather’la tanışmış oluyoruz. Eph’in, dünyaya dair New York’tan başlatılan bir vampir saldırısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlaması, olayın gerçekdışı açıklaması nedeniyle, biraz vakit alıyor tabii.

 

 

Üçlemenin ilk kitabı “Ölümcül Tür”, Dr. Eph Goodweather’ın olan biteni devreye giren diğer kahramanlar aracılığıyla kavraması ve savaşı başlatması üzerine kurulu. “Ölümcül Tür”ün kalabalık bir kahraman kadrosu var: Nazi zulmünden  kaçmayı başarmış, İspanyol Harlem’inde bir rehinci dükkanının sahibi olan yaşlı profesör Strekian, New York Haşere Kontrol Birimi’nde çalışan imha uzmanı Rus asıllı Vasiliy Fet, Eph’in kendisi gibi doktor olan kız arkadaşı Nora, kötülüğü kendi çıkarları için dünyaya yaymaya kararlı işadamı Eldrich Palmer ve elbette kadim vampir Sardu, diğer bir deyişle Efendi…

 

 

Profesör Strekian, İkinci Dünya Savaşı’nda bir Nazi toplama kampında yaşam mücadelesi verirken karşılaşmıştır vampirizmle. Kamptan ve savaştan canını kurtarsa da bu şerle mücadele etmeye hayatını adamıştır. Ancak kaderin onu New York’ta bir rehineci dükkanına sürüklemesi, orada yıllarca saklaması boşuna değildir. Çünkü son ve en büyük savaş bu şehrin sokaklarında verilecektir. Strekian, gizemli uçak olayını takiben, New York’tan tam olarak gözlenen güneş tutulmasının da etkisiyle harekete geçer. İlk işi uçakta öldüğü zannedilen yüzlerce kişinin aslında ölmediğini Dr. Eph Goodweather’a anlatmaya çalışmak olur. Eph, ölülerin ölü olmadığını fark etmiştir, ama onları yakarak ya da başlarını keserek yok etmek, yok ettirmek, modern zamanlarda, akıl çağında yaşayan bir bilim adamı için neredeyse imkansızdır. Ki bu imkansızlık insanlığın büyük sonunu da hazırlayacaktır.

 

 

Birkaç gecede New York sokaklarını, birkaç haftada da hemen hemen tüm dünyayı sarmaya başlar vampirler. Kanlarını içtikleri insanlara, vampirliği bir virüs gibi bulaştırmaktadırlar. Ancak kahramanlarımızın önündeki en büyük engel insanı bir gece içinde vampire dönüştüren, kanla beslenen bu virüs değil, bu virüsü kabullenememektir.

 

 

Ortak mitler, ortak gerçekler…

 

 

“Ölümcül Tür”de nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını anlayan ve ilk kayıplarını veren kahramanlarımız “Düşüş”te gerçek savaşlarını başlatırlar. Karşılarında şimdi açıktan açığa duran Efendi ve ona yozlaşmış istekleri doğrultusunda insanlık adına yol gösteren süper-zengin Eldrich Palmer vardır. Vampirlerle savaşmada insanlığın elindeki en büyük koz olan gizemli bir kitabı ele geçirme mücadelesi ve kötülüğün kaynaklarına doğru mistik bir aydınlanma çabası “Düşüş”e  damgasını vurur. Profesör Strekian’nın gizemli geçmişini öğrendikçe vampirizmin tarihin derinliklerinde yatan gerçekliğiyle yüzleşmeye başlar kahramanlarımız. Hogan ve Del Toro bu noktada insanlığın ortak bilinçaltında yatan kötülüğü ve onun gerçekliğini kurcalar. Mite dönüşen gerçeği, folklore dönüşen olguyu kısacası asla yok olmayan korkunun kaynağını… “Dünyanın her yerindeki insanların içine, derinlere işlemiş, bütün ülkelerin ve milletlerin ortak korkuları –hastalık, salgın, savaş, hırs.

 

 

Anlatmak istediği şuydu: Ya bu şeyler yalnızca batıl inanç değilse? Ya birbirleriyle doğrudan ilişkideyseler? Bilinçaltlarımızın birbirleriyle ilişkili, ayrı ayrı korkuları değil –ya geçmişimizde gerçek kökleri varsa? Başka bir deyişle, ya bunlar ortak mitler değil de ortak gerçeklerse?” Haşere imha uzmanı Fet’in sorduğu bu sorular üçlemenin ana eksenini de belirlemiş olur aslında.

 

 

Kötülüğün gerçek olduğu kabul edilen kaynağının dünyadaki tek dehşet oymuşçasına hala Nazi Almanyası’nda aranması, kahramanların çoğunun Yahudi olması, savaşın başladığı yer olarak New York şehrinin seçilmesi ise, üçlemenin klişelere dayanan yaratıcılıktan uzak unsurları. Amerika gibi bir kıtanın olağanüstü “yerli” folkloründen yararlanmayıp (her ne kadar vampir mitinin doğduğu yer olsa da) Avrupa’ya saplanıp kalmak, her iki romanı da kısırlaştırmış. Üstelik hikayeye mistik derinliğini verecek olduğunu umduğum söz konusu gizemli kitabın içeriğinin “Düşüş”te de ortaya çıkmaması, ciddi bir hayal kırıklığı yaratıyor okur üzerinde. Bu bağlamda çok daha derinlikli olabilecek bir hikayeyi yazarların belki satış, belki de toplumun ortak yönelimlerinin suyuna gitme kaygısıyla, sığlaştırdıklarına şahit oluyoruz.

 

Ancak her şeye rağmen son dönemlerde kaleme alınan belki de en iyi vampir hikayesiyle karşı karşıya olduğumuzu belirtmeden geçmeyeyim. Gerçeğin de zaten bir tür hayal olduğunu bilen bütün okurlara tavsiye ederim.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.