Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Yirmi yıl sonra "sanat"la tanışmak...

Clive Barker
Oğlak Yayıncılık

“Epik fantezi ustası”... Bu, Clive Barker’ın hemen her kitabının üzerine vurulan bir damga... Barker’ın romanlarının, öykülerinin fantastik olduğu kesin ama epik denince, ancak günümüzde yavaş yavaş değişime uğramaya başlayan bir destansı anlatımdan söz etmek mümkün olabilir. Yoksa klasik anlamda bir epik tarz bekleyemeyeceğimiz bir yazar Barker. Modern insanın düşlerine derin sondaj yaparak, onların gündelik beklentilerinin, pek çok sığ, derinliksiz eğilimlerinin altını çizen hikayeler anlatır çünkü okurlarına. Yarattığı paralel evrenler, korku, ölüm, suç, cinsellik, tutkular, hayal kırıklıkları ve beklentilerle dopdoludur, bizim dünyamızdan öyle çok da farklı değillerdir temelde. Karakterleri de sayıca çoktur ve hiçbiri kahramanlaşmazlar tam anlamıyla... Sözün kısası klasik anlamda epik bir fantezi okumak isteyenler için tam bir hayal kırıklığıdır Clive Barker. Tıpkı 20 yıl sonra en nihayet Türkçeleşen Sanat serisinin birinci kitabı “Muhteşem Gizli Gösteri”nin üzerimizde yarattığı kırıklık gibi... Ama yanlış anlaşılmasın Muhteşem Gizli Gösteri, bu anlamda ne kadar hayal kırıklığı yaratıyorsa da, diğer yandan o kadar, iyi kurgulanmış, zengin, çok zengin bir hayal gücüyle beslenerek, özellikle korkuya dair ustalıkla yazılmış, ilham verici bir roman.

Stephen King, Clive Barker için korku edebiyatının geleceği demişti, haksız da sayılmaz, Muhteşem Gizli Gösteri’nin özellikle bazı bölümleri yazarın Türkçeye çevrilmiş diğer kitaplarında da olduğu gibi ustalık işi. Mesela Jaff’in Palomo’daki insanların korkularını içlerinden özenle çekip çıkararak yarattığı o özel korku yaratıklarının, terataların anlatıldığı bölümler... Ya da daha beteri Palomolular’ın tv yıldızlarından ibaret sığ düş yaratıkları... Jaff, ya da değişime uğramadan önceki ismiyle anarsam Randolph Jaffe, hikayenin kahramanı, daha doğrusu başlatıcısı... Her şey onun işi gereği bir postanede sahipsiz mektupları okuyup tasviye etme sürecinde, okudukları bazı mektuplarda altan alta verilen şifreleri keşfetmesiyle harekete geçiyor. 40 yaşlarında yalnız ve tam bir kaybeden olan Jaffe, giderek bu mektuplara bağlanıp onların ima ettiği bir takım gizemli bilgilerin peşine düşüyor. Bu gizemli iz sürüşte anlaşılmaz biçimde başarılı olan kahramanımız “sanat”la tanışınca da yörüngesini tamamen onu kullanma arzusuna doğru ayarlıyor. “Sanat”, onun koruyucuları olan “sürü” üyeleri ve Jaffe’nin toplum dışına itilmiş bir bilim adamı olan Fletcher’la birlikte keşfettiği muhteşem buluş, “sefir”... Bu üç kelime romanın ana eksenini oluşturuyorlar. Keşfedilen “sefir” yaratıcılarına bulaşıp onları dünyayı değiştirecek süpergüçlere dönüştürüyor. Güçler ise her zamanki gibi dengeli biçimde iyilik ve kötülük etrafında konuşlanıyorlar. Ve savaş başlıyor...

Jaff, kendi içindeki cehennemden çıkmak için başkaldıran giderek cehennemin kendisine dönüşen, cehennemi içine çeken bir kahraman. Ancak “sanat’ın ucu bucağı yok. Zaman ve mekanı çökertiyor. Her şeyi tekrar teke indirgiyor. Geçmiş, gelecek, ikisinin arasında da düş görme anı… tek bir ölümsüz gün...”  Yenişemeyen iki güç, Fletcher ile Jaffe, savaşı sürdürmek için pek çok şey yapıyorlar, bir mağarada yirmi yıl gırtlak gırtlağa durmak, kendilerine başkaları aracılığıyla çocuklar peydahlayıp onlardan medet ummak ve sanat’ı kullanmaya çalışmak. Roman bu iki güç merkezi etrafında ilerliyor gibi görünse de bir süre sonra Barker’ın rotası tamamen değişiyor, Fletcher kendini yok edip Jaffe de sanat’ı asla tam olarak kavrayamayacağını anlayınca düşler dünyasında altan alta yürütülen başka bir savaş su yüzüne çıkıyor. İnsanlığın ortak bilincini, düşlerini yok etmek isteyen büyük, gizemli bir güce karşı beklenmedik kahramanlar yaratılıyor, hikayenin kıyısında köşesinde kalanlar merkeze geçiveriyor, kötüler kötülüklerinden bıkıveriyor, gerçek hayatta da olduğu gibi...

Teşhir etme arzusu ve her yönüyle ayrıntılandırılmış kaos ortamı... Clive Barker çoğu yerde hikayenin kendisinden çok bu tür ayrıntılara dalıyor keyifle, en şiddetli, en iğrenç, en mazoşist ayrıntıları sapkınca keyif alarak yazmaktan çekinmiyor. Düğüm’de yaşayan şaman Kissoon’ın dışkısı ve ersuyundan yarattığı yılanlar, Jaffe’nin terataları, öfkesi sonucu güzelliğini kaybedip dikenli bir yaratığa dönüşen Joe-Beth ve tüm diğerleri… Epik fantezi bir yana, Barker’ın kurucularından biri olduğu splatterpunk akımına yani, sado-mazo ve bilim kurgu edebiyatıyla beslenen ve her türlü sapkın ayrıntıyı kaleme alarak, gölgede hiçbir şey bırakmayan yazım tarzına, bire bir uyan bir çalışmayla karşı karşıyayız burada. Muhteşem Gizli Gösteri yazarının hemen tüm karakteristik özelliklerini yansıtıyor. Film çekmekten  hiç vazgeçmeyen Barker’ın 80’li yılların kültleşmiş filmlerinden Hellraiser’ın da senaristi ve yönetmeni olduğunu, bu bağlamda hatırlatmadan geçmeyeyim.

Gelelim romanın sonuna, bir şeyler olacakmış hissi ve beklentisi doğurmadan yaklaşık beş yüz sayfa boyunca kendini merakla okutan yazar, hikayesinin sonunu da belli ki özellikle bitirmeden, öyle pat diye getirivermiş. Tamamlanmayan düşlerimiz, başı ve sonu gelmeyen anılarımız misali... Ortada bir his, bir duygu durumu bırakıyor ama nihayete ermiyor... Beğenip beğenmemek değil de daha çok sevip sevmemek meselesi. Tıpkı bir yazar olarak Clive Barker’ı sevip sevmediğinize karar vermek gibi...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.