Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Şahane Bir Kitap Arşivi

En çok okunanlar  

Şahane Bir Kitap


Vicdana dokunduğu yerden edebiyat

Bazı edebiyatçılar vardır, varlıklarıyla yüksek edebiyat, alçak edebiyat tartışmalarını gölgeler, para, kariyerizm, yayın dünyası, piyasa koşulları, popülerlik tartışmalarını silip süpürürler. Hem okurun hem de eleştirmenlerin kalbini kazanır, edebiyatı hayatın içine yerleştirirler. İşte bu edebiyatın nadir görünen parlama anlarıdır. Yaşar Kemal'dir, Murathan Mungan'dır, Nâzım Hikmet'tir.


Rüya'sız geçen bir gecede...

Psikanaliz bize der ki, her erkek çocuk yaşayabilmek için babasını öldürmek ister. Babasını öldürmek ve annesine sahip olmak. Peki ya anne ne hisseder? Anne çocuğunu öldürmek ister mi? Ya da şöyle soralım: Bir anne çocuğunu öldürmek isterse, çocuğunu öldürürse ne olur? Çok iyi biliriz ki “anne” sözcüğü, içinde kutsallığı taşır. Dil, kültür, toplum bunu söyler bize.


Maceranın ruhuna değen...

Bu haftanın şahane bir kitabı oldukça sıradışı. Hem yazarı hem yayınevi hem de türü itibariyle öyle. Şahane Bir Kitap okurları çocuk edebiyatına karşı temkinli olduğumu bilirler. Ama bazen tedbiri elden bırakmak geriyor, heveslerin önüne geçilemiyor. Çünkü eleştiri konusunda ne kadar cimri olursam olayım, iş çocuk kitapları ve masal okumaya geldi mi, kendimi durduramam.


Teyel teyel üstüne, Pala Hayriye...

Edebiyatımızda pek sık görülen bir şey değildir kadın kahramanların hikayeleri. Özellikle son dönem genç edebiyatımızda bile yine eril bakış açısının, erkek yazarların, erkek kahramanların görece hakimiyeti düşünülürse… Ondandır ki, derin bir soluk alarak başlıyorum Figen Şakacı’nın Pala Hayriye’sine. Bir büyüme, olgunlaşma hikayesiyle baş başayız.


Çıkış yolu

Bilmem ki siz de benim gibi, geçirdiğimiz dünün ardından dişil bir dünya bilgisinin eksikliğini iliklerinize kadar hissediyor musunuz? Çıkış yolunun siyasi- toplumsal erkle, güçle, kâr- zarar hesaplarıyla, kılıçla, asayla açılmayacağını bir kez bir kez daha hüzünle fark ediyor musunuz?

 


Karanlık bir tesadüf: Silo içimizde yaşıyor!

"Her kitabın kendi kaderi vardır." Türk edebiyatının büyük yazarlarından birinden işittiğim bu sözü zaman zaman hatırlarım. Doğru söze ne denir? Kimi zaman çeviri kitaplar için bile böyle olabildiğini düşünürüm. İşte Silo da bana bu kaderi düşündüren kitaplardan biri.


İnatla; şimdi ve daima: Direniş!

Derin bir adaletsizlik duygusunun harekete geçirdiği, o adaletsizlik duygusundan kurtulmak isteyen kadınlar…

 

Radikal, aşırı, konformizm karşıtı, özgür düşünen kadınlar…

 

Kuralların var olduğunu bilen ve o kuralların dışında yaşamayı seçmiş kadınlar…

 

Sadece sıradışı olan, sadece var olan isyankar kadınlar…

 


"Hayattır. Sen buna roman dersin"

Daha önce de söylemiştim, Uzun Harmanlarda Bir Davetiz Misafir'i okuduğum günden beri Türk edebiyatında beni en çok şaşırtan yazarlardan biri olageldi Sezgin Kaymaz.


İstanbul ve Selim İleri, derin bir iç çeker gibi…

Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge'de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, geçmiş zamanın kendisinden çok yokluğunun önemi üzerinde durduğunu söyler. Tanpınar’da geçmiş, aradıklarımızı yerlerinde bulamadığımız için çeken bir şeydir bizi.


Suat Derviş’i artık gotik biliriz!

“Bu ev muamma ve güzellik dolu… Loş sofalara, alçak tavanlı geniş salonlara, sonra bu sofaları ve salonları dolduran eski yeni, büyük küçük bütün eşyaya sinmiş garip bir efsun var. Öyle bir şey ki asabı, mefkureyi, muhayyileyi sarhoş ediyor. Tatlı bir uyuşukluk içindeyim.”

 

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.