Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

İpin ucunu kaçırmayınız!




Toplam oy: 952
Robert Fulford
Kolektif Kitap
Kanada'nın önde gelen kültür gazetecilerinden Robert Fulford, insanlığın yakın kültür tarihinde hikaye anlatma edimi ekseninde geziyor Anlatının Gücü'nde.

"Kendimiz için bir anlatı inşa ederiz ve bir günden ötekine bu ipi takip ederek ilerleriz. Kişilik bölünmesi yaşayanlar bu ipin ucunu kaçırmış olanlardır." Evet, Paul Auster özel hikayelerimizden, kişisel tarihimizi inşa edip kim olduğumuzu ortaya koymak için başta kendimize ve başkalarına anlattığımız hikayelerden söz ediyor. Çünkü bizler hikaye anlatmaya ve dinlemeye evvela kendimizden başlıyoruz. Çünkü bizi biz yapan bir hikayemiz olmadığını anlamak, varlığımızın anlamsız olduğunu fark etmek demek ve bunu kaldırmamız mümkün değil. Çünkü ancak hikaye anlatarak yaşamın korkutucu rastlantısallığını yenebilir, yaşam denen kaosa bir çeki düzen verebiliriz... Öyleyse dil varsa hikaye vardır. Hikaye varsa yaşam vardır, diyebiliriz.

 

Kanada'nın önde gelen kültür gazetecilerinden Robert Fulford, insanlığın yakın kültür tarihinde hikaye anlatma edimi ekseninde geziyor Anlatının Gücü'nde. Hikayelerden söz ederken dedikodu ve yalanı atlamak olmaz. Hatta Fulford önceliği dedikoduya ve yalana veriyor. Hikaye anlatmanın diğer ihtişamlı biçimleri gibi dedikodunun da kısmen anlayacağımız ironiler ve belirsizlikler barındırdığını, korkularımızı ve endişlerimizi ifade ettiğini ve ahlaki yagılar ortaya koyduğunu düşünürsek, Fulford bu konuya dikkat çekmekte hiç haksız sayılmaz. Üstelik yakından baktığımızda dedikodunun edebiyatı da beslediğini görürüz. Tolstoy, Flaubert, Proust ve hemen tüm büyük romancıların yapıtlarında hafif bir dedikodu havası sezmemiz mümkündür: Şimdi neler olduğuna inanamayacaksınız! Durun da anlatayım!

 

Büyük anlatı

 

Tabii işin bir de "büyük anlatı" dediğimiz kısmı var. İnsan olarak hikayeler aracılığıyla nasıl kendi benliğimizi inşa ediyorsak insanlık olarak da büyük anlatılar aracılığıyla tarihimizi inşa ediyoruz. Fulford bu noktada değişen tarih algısına ve büyük tarih yazarlarına değiniyor. Amerika'nın keşfi, Roma'nın çöküşü, Caz müziğinin tarihi, 68 kuşağının hikayesi, İkinci Dünya Savaşı, Batı medeniyetinin sonu... Şüphesiz ki listeyi uzatabiliriz. Büyük anlatılar, ikamet ettiğimiz mekanlardır diyor yazar, orada ikamet etmek isteriz. Ama gelin görün ki değişmez ve çürümez bir özgüvenle konuşan büyük anlatılar, istemedikleri halde sürekli değişim içindedirler. Üstelik buna son yıllarda iyiden iyiye gelişen ve oturaklı hale gelen büyük anlatı eleştirisi de eklenmiştir. Tarihi anlatı, gözünü büyükten küçük olana, gündelik hayata çevirmiştir iyiden iyiye. Ama bu sefer de büyük resmi gözden kaybetme tehlikesi doğmuştur. Kısacası anlatının her türüne olan ihtiyacımız baki.

 

Anlatının Gücü'nün kanımca en dikkat çekici, en parlak bölümü "Modernitenin Çatlak Aynası". Yazar özellikle 1940'lardan itibaren edebiyat sahnesinde boy göstermeye başlayan "güvenilmez anlatıcı" ekseninde modern ve postmodern eleştiriye odaklanıyor. Geçtiğimiz yüzyılın en simgesel edebi araçlarından biri görünmez anlatıcı. Nabokov'dan Agatha Chiristie'ye, Faulkner'den Fitzgerald'e pek çok büyük edebiyatçının kahramanıdır o. Güvenilmez anlatıcı aracılığıyla edebiyatçılar uzun yıllardır hikayenin ve gerçekliğin sınırlarını zorluyorlar. Dille başlayan hikayenin gerçeklere ne kadar değdiğini, değebileceğini kurcalıyorlar. Ama görünen o ki, hikayeler değişiyor, hayat yenileniyor ama gerçek dediğimiz şeyle aramızdaki mesafe hiç değişmiyor. Nabokov'la bitirelim: "Gerçekliğe git gide yaklaşabilirsin, ama asla yeterince yaklaşamazsın çünkü gerçeklik sonsuza giden basamaklardan, algı katmanlarından, yanlış temellerden oluşur, bu yüzden de... ulaşılmazdır."

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Gazeteci-yazar Ahmet Kekeç, uzun bir aradan sonra gelen yeni romanıyla kıyıda köşede kalmışlara sesleniyor. İçine sığmadığı bir yaşama hapsolmuş Mehmet Ali, bir gün elbet sevdiği kadına, Ulufer’e kavuşacak, şiirlerini dergilerde yayınlatacak ve bu toprakları terk etme kudretini kendinde bulacaktır.

Edebiyat eleştirmeni Adam Kirsch, Küresel Roman - 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak kitabında bir romanı küreselleştiren şey nedir sorusunun yanıtını arıyor.

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.