Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

İpin ucunu kaçırmayınız!




Toplam oy: 1108
Robert Fulford
Kolektif Kitap
Kanada'nın önde gelen kültür gazetecilerinden Robert Fulford, insanlığın yakın kültür tarihinde hikaye anlatma edimi ekseninde geziyor Anlatının Gücü'nde.

"Kendimiz için bir anlatı inşa ederiz ve bir günden ötekine bu ipi takip ederek ilerleriz. Kişilik bölünmesi yaşayanlar bu ipin ucunu kaçırmış olanlardır." Evet, Paul Auster özel hikayelerimizden, kişisel tarihimizi inşa edip kim olduğumuzu ortaya koymak için başta kendimize ve başkalarına anlattığımız hikayelerden söz ediyor. Çünkü bizler hikaye anlatmaya ve dinlemeye evvela kendimizden başlıyoruz. Çünkü bizi biz yapan bir hikayemiz olmadığını anlamak, varlığımızın anlamsız olduğunu fark etmek demek ve bunu kaldırmamız mümkün değil. Çünkü ancak hikaye anlatarak yaşamın korkutucu rastlantısallığını yenebilir, yaşam denen kaosa bir çeki düzen verebiliriz... Öyleyse dil varsa hikaye vardır. Hikaye varsa yaşam vardır, diyebiliriz.

 

Kanada'nın önde gelen kültür gazetecilerinden Robert Fulford, insanlığın yakın kültür tarihinde hikaye anlatma edimi ekseninde geziyor Anlatının Gücü'nde. Hikayelerden söz ederken dedikodu ve yalanı atlamak olmaz. Hatta Fulford önceliği dedikoduya ve yalana veriyor. Hikaye anlatmanın diğer ihtişamlı biçimleri gibi dedikodunun da kısmen anlayacağımız ironiler ve belirsizlikler barındırdığını, korkularımızı ve endişlerimizi ifade ettiğini ve ahlaki yagılar ortaya koyduğunu düşünürsek, Fulford bu konuya dikkat çekmekte hiç haksız sayılmaz. Üstelik yakından baktığımızda dedikodunun edebiyatı da beslediğini görürüz. Tolstoy, Flaubert, Proust ve hemen tüm büyük romancıların yapıtlarında hafif bir dedikodu havası sezmemiz mümkündür: Şimdi neler olduğuna inanamayacaksınız! Durun da anlatayım!

 

Büyük anlatı

 

Tabii işin bir de "büyük anlatı" dediğimiz kısmı var. İnsan olarak hikayeler aracılığıyla nasıl kendi benliğimizi inşa ediyorsak insanlık olarak da büyük anlatılar aracılığıyla tarihimizi inşa ediyoruz. Fulford bu noktada değişen tarih algısına ve büyük tarih yazarlarına değiniyor. Amerika'nın keşfi, Roma'nın çöküşü, Caz müziğinin tarihi, 68 kuşağının hikayesi, İkinci Dünya Savaşı, Batı medeniyetinin sonu... Şüphesiz ki listeyi uzatabiliriz. Büyük anlatılar, ikamet ettiğimiz mekanlardır diyor yazar, orada ikamet etmek isteriz. Ama gelin görün ki değişmez ve çürümez bir özgüvenle konuşan büyük anlatılar, istemedikleri halde sürekli değişim içindedirler. Üstelik buna son yıllarda iyiden iyiye gelişen ve oturaklı hale gelen büyük anlatı eleştirisi de eklenmiştir. Tarihi anlatı, gözünü büyükten küçük olana, gündelik hayata çevirmiştir iyiden iyiye. Ama bu sefer de büyük resmi gözden kaybetme tehlikesi doğmuştur. Kısacası anlatının her türüne olan ihtiyacımız baki.

 

Anlatının Gücü'nün kanımca en dikkat çekici, en parlak bölümü "Modernitenin Çatlak Aynası". Yazar özellikle 1940'lardan itibaren edebiyat sahnesinde boy göstermeye başlayan "güvenilmez anlatıcı" ekseninde modern ve postmodern eleştiriye odaklanıyor. Geçtiğimiz yüzyılın en simgesel edebi araçlarından biri görünmez anlatıcı. Nabokov'dan Agatha Chiristie'ye, Faulkner'den Fitzgerald'e pek çok büyük edebiyatçının kahramanıdır o. Güvenilmez anlatıcı aracılığıyla edebiyatçılar uzun yıllardır hikayenin ve gerçekliğin sınırlarını zorluyorlar. Dille başlayan hikayenin gerçeklere ne kadar değdiğini, değebileceğini kurcalıyorlar. Ama görünen o ki, hikayeler değişiyor, hayat yenileniyor ama gerçek dediğimiz şeyle aramızdaki mesafe hiç değişmiyor. Nabokov'la bitirelim: "Gerçekliğe git gide yaklaşabilirsin, ama asla yeterince yaklaşamazsın çünkü gerçeklik sonsuza giden basamaklardan, algı katmanlarından, yanlış temellerden oluşur, bu yüzden de... ulaşılmazdır."

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.