Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali




Toplam oy: 18
Türk edebiyatının geleceği parlak yazarlarından Kaan Murat Yanık, üçüncü romanı Dünyasızlar’da, arka planda İkinci Dünya Savaşı’nın yer aldığı modern bir Harut ile Marut hikâyesi anlatıyor. Günümüz İstanbul’undan İkinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli dönemine uzanan bu post modern hikâyede dünyasını kaybetmiş bir avuç kahraman, darmadağın olmuş bir dünyada var oluş mücadelesi veriyorlar. Hepsine yön gösterense geçmişin izleri, masallar, bugüne ışık tutan kadim anlatılar, hikâyeler…

 

 

 

 

Dünyasızlar içinde büyünün, savaşın, aşkın, edebiyatın, dostluğun olduğu; dünün, bugünün iç içe geçtiği bir kitap… Kitapta Stalin, Hitler de var, kadim bir hikâye olan Harut ile Marut da… Tüm bu kişiler, arka plan, kavramlar nasıl bir hikâyeye hizmet ediyorlar?

 

Dünyasızlar tıpkı önceki romanlarım Butimar ve Uzakların Şarkısı gibi kadim anlatılar üzerine inşa edilmiş bir roman. Merkezinde Harut ile Marut hikâyesi var. Bu merkeze hem bugünü hem geçmişi, dünyanın belki de en çok dönüştüğü dönem olan İkinci Dünya Savaşı’nı yerleştirdim. Bakü, Leningrad, Stalin, Hitler de hikâyenin içinde yer aldılar. Geçmişin, kadim anlatılar aracılığıyla iyileştirici etkisi var bu hikâyede. Anlatıyla, hikâyeyle, masalla, kadim metinlerle aslında modernizmin içindeki zehrin çözülmesi, bir çıkış yolu arayan karakterlerin şifa bulması da diyebiliriz. Nergis, o kadim anlatıların içine girerek dünyada kaybolan sesini, yüzünü ve ruhunu buluyor mesela. Bir yönüyle de İkinci Dünya Savaşı içerisinde iki dostun, Ayvaz ve Firuz’un hikâyesini anlatmak istedim.



Kitabın ismi ile neyi vurgulamak istediniz? Dünyasızlık nasıl bir şey?
Ursula Le Guin’in Mülksüzler, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı gibi Dünyasızlar da aslında bir var oluş mücadelesini anlatıyor. Dünyası kaybedilmiş karakterler bir arada. Nergis, dünyası erkek eliyle yok edilmiş bir kadın, Ayvaz ve Firuz da hayatları, geçmişleri, gelecekleri savaşın ortasında ellerinden alınmış iki karakter. Firuz ve Ayvaz’ın dünyası hem Maral’ın ikisinin arasına girmesiyle hem de İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla değişiyor, bildikleri dünya yok oluyor aslında. Faşizm, komünizm, inanç problemleri ortasında dünyaları darmadağın oluyor. Maral’ın da bir dünyası yok aslında, ailesinin ona dayattıklarını yaşıyor. Kitapta yer alan tüm kahramanlar dünyasız bir yönüyle. Hiçbirinin dünya ile arasında sıkı bir bağ yok. Dünyasızlar ismi de var olmayan, aidiyet bağı kuramayacağımız bir dünya etrafına toplanmış karakterleri anlatıyor.
Dünyasızlar aynı zamanda tarihi bir roman. Arka planda İkinci Dünya Savaşı var. Bu dönemi özellikle mi seçtiniz?
İkinci Dünya Savaşı’na uzun yıllardır ilgim var. Biz tarihi rakamları ve savaşlardaki istatistikleri konuşarak yorumluyoruz ama önemli olan olguyu yorumlamak. Öncesinde ve sonrasında olanlara geniş bir açıyla bakabilmek. Edebiyatın formu değişti İkinci Dünya Savaşı ile birlikte; yıkıntı edebiyatı dediğimiz bir kavram ortaya çıktı. Hitler Almanya’yı çöküşe götürürken yaşanan felaketler sinema ve edebiyata pek çok büyük başyapıt kazandırdı. Avrupa baştan sona değişti zaten; insanların kıyafetlerinden kiliselere gitme oranlarına, yeme-içe anlayışlarından okudukları kitaplara kadar her şey başkalaştı bu süreçte. Stalin’in savaşı kazanmasıyla birlikte dünyanın en büyük gücü Amerika ve Rusya haline geldi. Bununla birlikte Berlin duvarının ortaya çıkışı, duvarın bir şehri, bir ülkeyi ikiye bölmesi... Globalizmin o duvarı yıkması, o sürecin pek çok farklı alana ilham vermesi… İkinci Dünya Savaşı başından sonuna dünya tarihinin en önemli olaylarından biridir bence. Savaş 78 milyon insanın ölmesine sebep oldu. Çok bilinmese de Azerbaycan Türklerinden de pek çok genç cephedeydi. Bu tarih, bu hikâye içinde benim memleketim olması hasebiyle de beni çok etkiliyor.
Sovyetler, edebiyat, komünizm gibi pek çok konuda sürekli bir çatışma halindeler. İkisi de zaman zaman çelişkiye düşüyor, çareyi diğerinin onayında ya da desteğinde buluyor. Bu çatışmayı Doğu-Batı ikiliği olarak yorumlamak mümkün mü?
Bir zamanlar Doğu-Batı ayrımına keskin bir şekilde inanan biri olarak artık böylesi bir ayrım olduğunu düşünmüyorum. Düşüncelerim eskiden daha Doğucuydu, Batılıların Doğuyu anlatma şeklini oryantalist buluyordum. Butimar romanını yazarken yurt dışına gitmem, bir süre Avrupa’da roman sanatı üzerine çalışmam Batıyı daha önyargısız şekilde tanımama yardımcı oldu. Roman sanatını, kurguyu, karakter kurmayı orada öğrendim. Döndüğümde ikisini birleştirdim; zihnimde de yaşam şeklimde de hayata bakış açımda da hatta kitaplarımda da. Butimar ve Uzakların Şarkısı içinde Doğu-Batı çatışması var; fakat Dünyasızlar’da bir Doğu-Batı çatışmasından ziyade kafası karışık iki dünya vatandaşının, iki entelektüelin tartışmaları var.
Romanda sık sık Dostoyevski ve Tolstoy kıyaslaması yapılıyor. Bunu özellikle mi yaptınız? Siz bir tercih yapmak durumunda kalsanız, hangi yazarı seçerdiniz?
Romanda iki arkadaşın en sık tartıştığı konulardan biri Tolstoy ve Dostoyevski. Ayvaz Tolstoy’cu Firuz Dostoyevski’ci. Ben ikisini de çok seviyorum, bir ayrım yapmıyorum. Daha doğrusu yapamıyorum. Anna Karenina ile Karamazov Kardeşler benim için aynı öneme sahip. Elbette Rus edebiyatı bu iki yazardan ibaret değil. Puşkin’in başlattığı modern Rus edebiyatının Tolstoy ve Dostoyevski dışında pek çok önemli ismi var. Tolstoy da Dostoyevski de birbirine zıt, birbirine karşı cephede iki yazar değil aslında. En nihayetinde romanın toplumu kurtaracağına inanan iki mütefekkirler. Dostoyevski insanın daha yabani, daha vahşi, daha karanlık tarafını ele alırken Tolstoy bunu daha uzaktan anlatır, kamerayı daha geniş bir noktada tutar. Ama romanda bir çatışma noktası oluyor iki yazar.


Roman boyunca müzik de hep arka planda. Kahramanlar bazen söylüyor bazen de çalıyorlar…
Evet, Azeriler çok müzikal bir toplum, belki onunla da ilgilidir kahramanların sürekli müzikle iç içe olması. Ben roman yazarken daha çok enstrümantal müziği tercih ediyorum. Diğeri konsantre sorunu yaşamama sebep oluyor.

Bazı yazarlar ilk cümleyi bulduktan sonra romanın devamının hızla geldiğini söyler. Siz de onlardan mısınız?
Benim için ilk cümlenin o derece bir önemi yok. Ben ilk olarak romanın omurgasını kurmaya çalışırım. Başından sonuna nasıl bir hikâye anlatmak istediğime karar veririm öncelikle. Kocaman bir kâğıda romanın başından sonuna nasıl ilerleyeceğini çizerim, sonrasında işin içine karakterler girer. Karakterlerle birlikte diyalogları, yan karakterleri oluştururum. Sonrasında benim için devamı daha kolay gelir. Bu romanım için 2,5 yıl çalıştım. Neredeyse 40 gün evden dışarı çıkmadığım oldu, günde 12 saatten fazla yazdım. Pek kolay bir süreç değildi. Günde 12-13 saat dört duvar arasında bir başıma çalıştığım günler oldu. Acaba bu kitap gerçekten bitecek mi diye kendime sorduğum çok oldu. Tabii bir de bağışıklık sistemim çöktü sanırım; düzensiz uyku, fazla kahve ve karakterlerin kurgu dünyasındaki alanına da girince birkaç defa hastalandığım oldu.
Yazma rutinleriniz var mı?

Her roman sürecinde izlediğim bir yol var, roman bittikten sonra son okuma kısmına geçerim ve bu kısım belki de yazma serüvenimin en zorlu bölümünü oluşturur. Romanı 8 kez baştan sonra, detaylı bir şekilde okurum. Her cümlenin üzerinden geçerim. Bu okuma kısmında mutlaka evde olmam, masa başında çalışmam gerekir. Diğer zamanlar hemen her yerde yazabilirim. Dünyasızlar için St. Petersburg, Bakü, Almanya başta olmak üzere pek çok yere seyahat ettim. Bu seyahatlerimde de sıklıkla yazdım. Bir de yazma süreci çok enteresan, başladığınızda istediğiniz zaman bitiremeyebiliyorsunuz. Saatlerce metnin karşısından kalkamadığım çok olmuştur.


Edebiyatı keskin bir şekilde türlere ayırmak çok zor artık. Siz kendinizi tek bir türe dâhil edebiliyor musunuz?
Ben masalın ve realizmin bir arada olduğu hikâyeleri okumayı seviyorum. Romanlarımı da kadim hikâyeler üzerine kurmaya çalışıyorum. Roman ile masalı bir kürenin içerisine koyuyorum; o kürenin etrafını, camlarını da bambaşka renklere boyuyorum. O renklerin içinde aşk var, psikolojik eskizler var, itiraflar var, var oluş mücadelesi var, bunu ben de yaşamıştım denen mottolar üzerine yazılmış pasajlar var, kendini, insanı irdeleme var. Dünyasızlar romanını okuyacaklar hayatla, duygularla, tarihle ilgili çok fazla dedikodu duyacaklar. Harut ile Marut bu romanın kadim öyküsü oldu; bu öykü üzerine daha modern bir anlatı kurmaya çalıştım. Masalsı anlatım, büyülü gerçekçilik ama en çok da postmodern roman denilebilir benim romanlarım için.

Nasıl bir okursunuz? Neler okursunuz? Sizi takip eden okurlarınıza bu konuda neler tavsiye edersiniz?
Ben dünyayı, ülkeleri, kültürleri, o coğrafyalara ait kitapları, özellikle de çağdaş romanları okuyarak keşfediyorum. Benden ne okuyalım, nereden başlayalım diye öneri isteyenlere de hep böyle söylerim. İran’ı keşfetmek için Sâdık Hidâyet, Abbas Kiyarüstemi, Furuğ okurum; Çin’i keşfetmek için Yu Hua, Yan Lianke okurum. Japon edebiyatında samuray geyşalardan, Ninja mitlerinden geleneksel hikâyelerden başlayıp modern Japon edebiyatına geçiş yaparım; Yasunari Kawabata, Natsume Soseki, Jun’ichirō Tanizaki, Yukio Mishima, Kenzobure Oe, Haruki Murakami, Kobe Abe, Yoko Tawada, Sayaka Murata okurum. Avrupa’da değişen türleri merakla takip ederim. Doğu ülkelerini izlerim, Nijerya’da, İran’da neler okunuyor diye bakarım. Yunan edebiyatı, Balkan edebiyatı da izlediklerim arasında. Sıklıkla akademik okumalar yapıyorum. Bazen sevmediğiniz bir yazarı, kullandığı tekniği incelemek için detaylı okumak zorunda kalabiliyorsunuz. Roman üzerine yazılan kitapları okumayı da çok severim; örneğin Jale Parla, Berna Moran. Bir tekniğin en iyi uygulayıcısı, hatta o tekniğin yaratıcısı kimse onun eserlerini de didik didik ederek okurum. Örneğin James Joyce. Joyce müthiş bir yazardır, bilinç akışı tekniğinin yaratıcısıdır. Ama benim yazarım değildir. Tam olarak ne yaptığını, nasıl yaptığını anlayabilmek için yine de okurum. Elimde aynı anda birkaç kitap olur, biri akademik okumadır, birini de o dönem okumak istemişimdir o yüzden başlamışımdır mesela.


Sevdiğiniz Türk yazarlar, şairler hangileri?
Orhan Pamuk, İhsan Oktay Anar, Latife Tekin, İsmail Güzelsoy, Ayfer Tunç en çok okuduğum isimlerden birkaçı. Okuduğum, takip ettiğim Türk yazarlar sayıca çok değiller. Türk edebiyatı bir noktada tıkandı artık; beyaz yakalıların var oluş sorunlarıyla taşra edebiyatı arasında sıkışıp kalmış bir edebiyat var. Neredeyse herkes böylesi hikâyeler yazıyor. Bir de ideolojik ayrımlar giderek keskinleşmeye başladı. Edebiyatta sınırların, keskin çizgilerin olmadığına inanıyorum. Her gün olmasa bile New York Times’ı, Paris Review’u okumaya çalışıyorum. Dünyada dünya edebiyatında neler olup bittiğidir benim için önemli olan. Çünkü rotayı dünyaya çevirdiğinizde daha doyurucu, daha besleyici oluyor. Transrealizm diye bir akım çıktı mesela, teknoloji ve gerilim iç içe sunuluyor artık. Bu akım Netflix’i de beslemeye başladı. Çin’de Corona virüsü ortaya çıktı, biz distopik roman okur, film izler gibi takip ediyoruz gelişmeleri. Drone’lar insanların üzerine ilaç sıkıyorlar filan. Ursula Le Guin’in, diğer bilim kurgu üstatlarının romanlarda yazdığı şeyler birebir yaşanıyor. Artık dünya böylesi bir geleceği konuşuyor. Biz yalnız Türk edebiyatına yönelik düşünürsek bu gelişmeleri ıskalamış oluruz.

Okurlar son dönemde çok fazla alternatifle karşı karşıya… Kitap seçimi yapmak giderek zorlaştı. Herkes ne istediğini bilerek mi okuyor?
Günümüz edebiyatına çok büyük zararlar veren yayınevleri var. Din istismarcıları, ergenizm propagandası yapanlar, vampirli hikâyeler, arabeski, aşkı, sahte bir romantizmi pazarlayanlardan geçilmiyor ortalık. Ne yazık ki endüstri onlara uygun çalışıyor. Sosyal medya ile bu olumsuz örnekler kendilerine büyük bir alan açtılar. Ancak aynı sosyal medya sayesinde nitelikli eserlerin de kendilerine alan açabildiklerini görüyoruz birkaç yıldır. Ben son yıllarda insanlarda daha iyi kitaplara bir yönelim olduğunu görüyorum. Okur o bilince ulaştıktan sonra daha nitelikli şeyler arayışına giriyor. Kaliteli edebiyat dergileri, bloglar, kitap siteleri, podcastler nitelikli yayınlara ulaşmamızı sağlıyor.
Okuyucularınızla nasıl bir ilişkiniz var? İmza günlerinde, konferanslarda büyük kalabalıklarla karşılaşıyorsunuz…
Okurlarımla aramda güzel bir bağ var. Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki yazar olmanın en güzel yanı, binlerce insanın evinde, kütüphanesinde yaşamaktır. Düşünsenize sizin zihninizdekiler önce kitaba dönüşüyor sonra da insanların zihnine giriyor. Kitap bir çeşit düş, hayal hapı gibi... Söyleşiler ve imza günlerimde okurlarımla bir araya gelip roman kahramanlarımın arkasından konuşuyoruz. Bu da çok güzel.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

Öncelikle nasıl tanıştınız Furuğ ile?

 

 

 

 

Yazmayı ve okumayı, konuşmaktan daha çok seven bir insanım. Dolayısıyla “kelimeler” hayatımda olmazsa olmazlarım arasında. Konuşarak ifade etmeyi beceremediğim çoğu şeyi kelimelerle anlatmak istiyorum hep.

 

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değişirken, bir şeylere benzerken, siz de bir şeyleri değiştirip dönüştürüyorsunuz. Avanos’ta doğdum ve büyüdüm. Bozkır ve kasaba çocuğuyum. Memleketim gibi sessiz, hüzünlü ve içli geçti çocukluğum. Beklenmedik coşkular ve sebepsiz bir neşe de oldu elbette.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta