Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İdrak Ve İnşa Bağlamında Turgut Cansever



Toplam oy: 93
Turgut Cansever, Batı düşüncesinde ortaya çıkan modern sanat telakkisi ile farklılığını ortaya koyarak yola koyuldu. Kendi mimarlık anlayışının İslam düşüncesinin bir tezahürü olduğunun altını çizdi öncelikle. Öğrencisi Halil İbrahim Düzenli’nin İdrak ve İnşa, Turgut Cansever Mimarlığının İki Düzlemi kitabı Cansever’in mimarlık telakkisini analiz eder ve aynı zamanda onun üzerinden mimarlığın İslam düşüncesindeki iz ve göstergelerini arar.

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem. Başka bir deyişle, sanatın ve bilimin hem aşkınsallaştığı, hem dogmatikleştiği hem de tinselleştiği bir dönem. Söz konusu paradigmaya karşı en ufak bir tavır ve tutumun irtica ve gericilik olarak nitelendirildiği bu dönemde farklı bir bakış ve görüş ortaya koyabilmek zorların zoruydu. İşte Turgut Cansever böyle bir zihin dünyasına, böyle bir paradigmaya karşı başka türlü bakılabileceği, görülebileceği, yapılabileceği, imar edilebileceği ve yaşanabileceği düşüncesini dillendirmeye başladı.

 

Bilhassa içinde bulunduğu mimarlık ve sanat anlayışının Batı düşüncesinde ortaya çıkan modern sanat telakkisi ile farklılığını ortaya koyarak yola koyuldu. Kendi mimarlık anlayışının İslam düşüncesinin bir tezahürü olduğunun altını çizdi öncelikle. İbn Arabi, Ebu Hanife, İmam Gazali (İrfan, fıkıh, kelam) gibi düşünürlerin eserlerinden yola çıkarak İslam düşüncesinin tevhid ilkesinin hayata nasıl yansıdığını açıklamaya çalıştı. Aydınlanma’nın tüm dünyaya dayattığı “yenileştirme” ve “uygarlaştırma” telakkisinin bir zorunluluk olmadığını, bunun dışında farklı bir idrak, imar, inşa anlayışına sahip olacağımızı ısrarla belirtti.

 

Onun idrak ve inşa düşüncesini elbette öncelikli olarak mekân anlamında Cennet ve Dünya telakkisi belirler. Ona göre ideal mekân olan Cennet ile geçici mekân olarak Dünya arasındaki bağlam insanın bu dünyadaki kulluğunun da temelini oluşturur. Batı düşüncesindeki dünyayı ilkel, çirkin ve barbar görüp onu güzelleştirme ve “cennetleştirme” çabasına karşılık o ısrarla dünyanın zaten yaratılış olarak cenneti çağrıştırırcasına güzel yaratıldığını ve insanın vazifesinin hüsnü muhafaza yani Allah’ın yarattığı güzelliği korumak ve buna uyumlu bir güzellik anlayışı geliştirmek olduğunu belirtti. Batı düşüncesinde bu dünyayı kalıcı kılmak yerine o dünyanın geçiciliğini her zaman öne çıkardı.

Fıkhın mimarlık üzerindeki etkilerini ele alır
Başka bir deyişle Turgut Cansever, mimarinin bir inanma biçiminin en somut biçimde yansıdığı alan olduğunu ısrarla belirterek, şehirlerimizin bir ahlaki duruşun, bir fıkhî ve irfânî tavrın, tevilin ve tabirin sonucu olduğunu belirtti. Dolayısıyla ondaki idrak boyutu anlaşılmadan inşa boyutu anlaşılamaz. Nitekim o “Bilinci biçimler dünyasına yansıtmaktır yapmak istediğim” diyerek bunun altını çizdi.
Öğrencisi Halil İbrahim Düzenli’nin yeni baskısı yapılan (ilk baskısı 2009 yılında Akif Emre’nin editörlüğünde yapılmıştı) İdrak ve İnşa, Turgut Cansever Mimarlığının İki Düzlemi kitabı bu anlamda hem Turgut Cansever’in mimarlık telakkisini analiz ederken aynı zamanda onun üzerinden mimarlığın İslam düşüncesindeki iz ve göstergelerini arar. Bilhassa bizim fıkh-ı ekber dediğimiz, nazarî, amelî ve irfânî fıkhın mimarlık ve şehir tasavvuru üzerindeki etkilerini ele alır ve özellikle bugün için önerilerini çözümler ve analiz eder.
Halil İbrahim Düzenli’ye göre de Turgut Cansever, mimarlık söz konusu olduğunda, eşyayı layıkınca bilmenin “idrak” ile, ef’ali (yani fiilleri) layıkınca kılmanın “inşa” ile karşılanacağını düşünmektedir. Bunun bilincinde olan Düzenli de yola çıkarken “idrak” ve “inşa”nın bir toplumun değer sisteminde, inanma biçiminde, düşünce geleneğinde, dünya görüşünde ve hayat nizamında olduğunun altını çizerek; “Bir şeyi idrak etmenin ya da bir şeyin idrakinde olmanın başlangıçta yer aldığı, sonra onun türlü türlü yollarla ve türlü türlü biçimlerde hem zihinde hem de davranışta inşa edildiği bir dünyanın her iki meziyete de sahip varlıklarıyız. İdrak seviyemize göre inşa ederiz.” der. Şüphesiz ki böyle bir tasavvurun modern telakkiden en önemli farkı, “insanın yaratıcı” bağlamının karşısına zaten güzel olarak yaratılmış olan varlığın salih amel ve kul hakkı çerçevesinde imar edilmesi ve bu yapılırken de adaletin hem insan hem toplum ve hem de dünya/mekân açısından gözetilmesidir. Dolayısıyla bu durum modern telakkinin en büyük açmazı olan “yaratıcı insan”ın hırslarını, sınırsızlığını ve ölçüsüzlüğünü de bertaraf edecektir. Bugün modern mimarinin de temel sorunu, bir gösteri ve görüntü unsuru haline gelmiş mimarlığın insanı, mekânı ve şehri tüketici bağlamıdır.
Halil İbrahim Düzenli insanın içinde bulunduğu çevreyi, çevrenin de insanı karşılıklı olarak etkilediğini belirterek bunun hem insan hem de çevre açısında karşılıklı bir etkileşim, iletişim ve dönüşüme yol açtığını söyler. Ona göre “Şehir ile onu kurmuş, zamanla kendine göre biçimlendirmiş olan ahalisi arasındaki ilişkileri de bu bağlamda ele almak gerek. Ahalinin genel karakteri ve bireylerin kişilikleri çevrelerinin biçimlendirilme sürecine ve biçimlerine yansır.” Nitekim medeniyet dediğimiz durum da budur.
Hali İbrahim Düzenli’ye göre Turgut Cansever mimarlığını anlamak için öncelikle anlaşılması gereken iki temel kavram vardır. Bunlar aidiyet ve medeniyet ben-idraki’dir. Turgut Cansever’de rastladığımız “insani temel” ve “İslam inancı” zeminine oturtulan bu kavramsallaştırma bir bakıma modern insanın şehir, zaman, mekân ve mimari tasavvuruna karşı farklı bir anlama ve yaşama biçiminin de zemini olarak benimsenir.
Buradan Cansever’in mimarlığının tevhid boyutu ve kutsal sanat bağlamına işaret eden Düzenli, O’nun modern insanlara da hatırlatmak istediğinin aşkınsal olan yerine aşkın olanın yeniden hatırlanmasıdır. Çünkü İslam mimarisi Kutsal Sanat’ın bir disiplinidir. Kutsal Sanat terimi ise salt dini eserlere teşmil edilemez. Aksine o varlığın her anına ve yeryüzündeki istisnasız her noktaya tekabül eder. Çünkü varlık, varolan, görünen bir tecelli ve tezahürdür. Öyleyse Müslümana ait bir mimarlık ancak tevhid zemininde geliştirilebilir.
Güzellik sevgisi
Sanatı ve bilhassa mimarlığı, estetik değil dini/ahlaki zemine oturtan Turgut Cansever’in sistemini şematik hale getiren Düzenli, bilhassa onun Tevhid ilkesi çerçevesinde somutlaşan sanat ve mimari anlayışını, varlık/varlığın tabakaları/ varlık telakkisi bağlamında insânî temel, İslam inancı ve salih amel biçiminde temellendirir ki bu mimarlık tarihimiz ve mimari düşüncemiz açısından önemli bir çıkarımdır. Cansever’in tüm eserlerine serpişen idrak ve inşa bağlamını şematik ve sistematik hale getiren Düzenli bir bakıma buradan bir ana mihenk çıkarmak arzusundadır:
. Varlıksal aidiyet dünyası: İslam inancı, İslamî davranış tercihleri
• Tarihi aidiyet dünyası: Medeniyet, İslam medeniyeti, Osmanlı medeniyeti, Akdeniz medeniyeti
• Mekansal (Coğrafi) aidiyet dünyası: Geleneksel çevre, şehir, sokak, mahalle, konut • Geçmişle gelecek arasında kurulan köprüler: Tarih, kültür, günlük yaşam
• Uzmanlaşma ve koordinasyon: Politikalar, sosyal veriler, ekonomi, kent planlama, kentsel tasarım, mimarlık, yapı ustalığı 
. Kavramların somutlaştığı 20. yüzyıl şehirleri: İstanbul, Ankara, Akdeniz şehirleri ve buralarda üretilen projeler.
Cansever’in zihinsel arka planını yani idrak bağlamını somutlaştıran Düzenli burada bilhassa onun İbn Arabi ve vahdet-i vücut ilkesi ile tanışması üzerinde durur. Özellikle Füsus bağlamında Peygamber Efendimiz’in en önemli nitelikleri olan ferdiyet ve güzellik ilkelerinin idrakindeki etkisinin altını çizer. Turgut Cansever’in bir bakıma hilafet ve risalet sürecinin tamamlanma ve billurlaşma ilkeleri olarak da nitelediği ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisi sözünü ettiği tevhid ilkesinin iki temel hareket noktasıdır. İnsan sadece ferdî amellerine değil sosyal amellerine, zaman ve mekan telakkisine bunu yansıtmak durumundadır. Dolayısıyla Peygamberimizden sonra bizler Medineleri yani şehirleri bu temel ilkeler çerçevesinde kurduk.
Modernitenin teknolojiyi ilah, sanatı din yapmasına, insanı mekânın dışına atarak onu bir seyirci kılmasına sıklıkla değinen Cansever, teknoloji dahil araçsal olan her şeyin güzelliği muhafaza etmek ve mutlaklaştırılmamak üzere kullanılabileceğini belirtir.
Tarihsel tecrübe hafızaya dönüşmeli
İslam hikmet ve irfan geleneğinin mekânda mücessemleşmesi diyebileceğimiz Turgut Cansever aslında önemli bir şey yapmaktadır. Modern süreçle birlikte İslam Düşüncesi yazımının “dinî ilimler-dünyevî ilimler” ayrımı çerçevesinde “dinî ilimler”e tahsis edilmesi hatasının da bir bakıma dolaylı olarak altını çizer. Dolayısıyla o tevhid ilkesi çerçevesinde dinî ilimler dünyevî ilimlerin bir karşıtlık ve zıtlık olmadığını bilhassa mimarlık başta olmak üzere, fizik, matematik, geometri ve kimya gibi tekvinî bağlamın genel İslam düşünce geleneği dışında okunmaması ve ele alınmaması gerektiğini işaret eder.
Turgut Cansever’in varlık bilinci ve tevhid ilkesi varlığa bir bütünlük ve süreklilik ilkesi çerçevesinde bakması Düzenli’nin kitabının da ana mihengini oluşturur. Çünkü tevhid ilkesine yaslanmadan varlığı bir bütün olarak idrak edebilmem nasıl mümkün değilse, bu olmadan da söz konusu bütünlüğü hayata nakşedebilmek mümkün değildir. Varlıkla ilgili bu bütünlük olmadığında da zamanda ve mekânda fesat ortaya çıkacaktır. Nitekim modernitenin mekân ve şehir telakkisi bunun göstergesidir.
Cansever’e göre tevhid ilkesi ve varlığı bir bütün olarak telakki etmenin en somut göstergesi ise Osmanlı mimarlığı ve şehir anlayışıdır. İslam/Osmanlı cennetleri olarak telakki ettiği Osmanlı şehirleri Cansever’in idrakinin nasıl inşaya dönüştüğünün gösterge ve temellerini oluşturur. Dolayısıyla ona göre bugünü yeniden idrak ve inşa etmek için tarihsel tecrübelerimizde eşsiz örnekler vardır. Yapılması gereken tarihsel tecrübeyi bir hafıza haline getirebilmektir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.