Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Mirza ve Butler ile söyleşi: "Edebiyat, basılı metinlerden ibaret değil"


17 Aralık Operasyonu beni şaşırtmadı, tıpkı Gezi protestolarının şaşırtmaması gibi. 'Derin Devlet' adlı filmimizin bu iki hadiseye denk gelmesi, 'İşte, bunu kastediyoruz' dememizi sağladı.

Mirza ve Butler ile söyleşi: "Edebiyat, basılı metinlerden ibaret değildir"

 

GÖKÇE GÜNDÜÇ

 

1998'den beri birlikte çalışan, 2007’den bu yana politika ve sanat arasındaki ilişkiyi "The Museum of Non Participation" başlığı altında inceleyen Karen Mirza ve Brad Butler'ın "Derin Devlet" adlı solo çalışması, 8 Ocak'tan bu yana İstanbul'daki Galeri Non'da sergileniyor. 15 Şubat'a kadar sürecek serginin merkezindeyse ikilinin bilimkurgu yazarı China Mieville ile ortaklaşa hazırladığı 40 dakikalık bir film yer alıyor.

 

Film adını Türkçe'de "devlet içinde devlet" anlamına gelen "Derin Devlet" tanımından alıyor. Şahsi çıkar ve gizli ilişkilerin oluşturduğu bu gölge yapılanma, asıl gücün ikamet ettiği ve temel kararların alındığı yer aslında. Üstelik bu gölge yapılanmanın aldığı kararlar, çoğu zaman göstermelik demokrasiye aykırı oluyor. Bu yapılanmanın etkisini film boyunca belli belirsiz hissettiren Butler ve Mirza, "Derin devleti, derin sulara serbest dalış yapmaya benzetiyoruz. Dibe inerken ciğerlerinizdeki havanın bir bölümünü suya bırakmanız gerekir. İşte, bu hava baloncuğu suyun yüzeyinde belirir" diyorlar.

 

Butler ve Mirza ile derin devleti, Gezi Parkı protestolarını, 17 Aralık Operasyonu'nu ve edebiyatın direnişçilere verdiği ilhamı konuştuk: 

 

"Derin Devlet kavramı yaygınlaşmalı"

 

 

 

Filminizin ismini "Deep State" olarak belirlerken Türkçe’deki "Derin Devlet" kavramından etkilendiğinizi belirtiyorsunuz. Bu kelimeden nasıl haberiniz oldu? Size nasıl bir ilham verdi? 

 

Brad Butler: Kişisel olarak benim için derin devletin tarihi ile derin devlet kavramı bir durumu adlandırıyor ve daha evvel bu durumun farkındaydım, onu anlıyordum fakat onu adlandıramamıştım. Türkçede böyle bir kullanım olduğunu öğrenince tam yerini buldu. Bir süre sonra “Derin devlet” kavramının İngiltere’de de daha fazla kullanılmaya başladığını fark ettik. Ayrıca, bir harita oluşturmak için harekete geçtiğimizde bu kullanıma Kahire’de de rastladık.

 

Bir durumu adlandırmak politik açıdan çok mühim. Üzerinde en çok çalıştığımız şeylerden biri, gücün nasıl konuştuğu, nasıl yönettiği, dikkatinizi başka yönlere doğru nasıl dağıttığıydı. Seçilmemiş bazı kişilerin, insanların hayatını ve devleti perde arkasından yönetmesi, böyle bir durum işte. Burada olağanüstü miktarda retorik ve görüş var; ayrıca olağanüstü bir potansiyal ve potansiyeli takip eden eylemler var.

 

"Derin devlet" ifadesinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Ama yine de belirtmek gerekir ki film sadece derin devlet ifadesinin Türkiye’deki algısıyla ilgili değil. Filmin adında bu ifadeyi, diğer ülkelerde de kullanılmasını sağlamak için geçirdik. 

 

Filmde Bertolt Brecht, William Burroughs, Thomas De Quincey ve Bülent Somay’ın metinlerinden alıntı yapıyorsunuz. Bu dört yazarı nasıl, neye göre seçtiniz?  

 

Karen Mirza: Brad ve ben uzun süredir birlikte çalışıyoruz, uzun zamandır iletişim halindeyiz. Bundan önce yaptığımız filmin bir anlatıcısı vardı ama bizim kelimelerimizle konuşmuyordu. Tamamı, alıntıydı. Bu seferki filmde başka bir şey denemek istedik. Edebiyatla daha iç içe olmak, yazmak ve yazarlarla beraber çalışmak istedik. İkimiz de bilimkurgu okuru olduğumuz için China Mieville ile çalışmanın bizim için daha kolay olacağını düşündük. Bülent Somay’la Londra’da yaşayan Türk aktivistler ve sanatçılar vasıtasıyla tanıştık. Onların düşüncelerinden ve sosyal ağından faydalandık. Onlar da yazıp çizen insanlar, filmde isimleri geçiyor. Hepimiz kamu yararını düşünüyor, hayali bir dünyaya ve evrene dair düşünceler paylaşıyoruz. Güç mevzularında da, politikada da, edebiyatta da vizyonumuz bu.  

 

Peki, China Mieville’in filme katkısı nedir?

 

Karen Mirza:  Bir metin yazdı. Sonra üçümüz birlikte senaryo üzerinde çalıştık. Böylece genel çerçeveyi çizdik. Daha sonra kaleme aldığı ilk metni yayınladı zaten.  

 


"Gezi Protestoları beni şaşırtmadı"

 

Filmdeki ana temalardan biri: “Zekice protesto et!” Gezi Parkı direnişçileri de protesto gösterileri sırasında yaratıcı yöntemler bulmakla gurur duyuyorlardı. Direnişi takip etme şansınız oldu mu? Ne düşünüyorsunuz Gezi Parkı’nda yaşananlar hakkında? 

 

Karen Mirza: O protestolar sırasında çekilen kareleri gördükçe insanın içinden koşmak ve onun bir parçası olmak geliyordu. Oradan alınan görüntüler, mizah ve yaratıcılık insanda bu etkiyi yaratıyordu. Fiziksel olarak hareket ediyor, direniyor, mücadele ediyorlardı. Bu mücadele öfke dolu bir intikam saldırısı gibi de değildi üstelik. Gezi direnişinin başlamasını beklemiyordum belki ama başladığında da şaşırmadım.  

 

Neden şaşırmadınız? 

 

Karen Mirza: Şaşırmadım çünkü dünya vatandaşları olarak, içinde bulunduğumuz durum, hepimizin maruz kaldığı kapitalist ve neo-liberalist politikalar göz önüne alındığında, hükümetlerin izlediği siyaset ve tüm bunların insanların çıkarlarına aykırı olduğu düşünüldüğünde şaşırmak mümkün değil. İnsanlar artık “Yeter” diyorlar. Bana böyle davrandığınız yeter. Beni dinlemediğiniz yeter.  Benden bir şeyler çaldığınız yeter. Gezi Parkı’ndan ağaçlarımı da alamazsınız. 

 

 

 

Sizce edebiyat da protestonun zekice bir yolu olarak kullanılabilir mi? 

 

Karen Mirza: Bence “zekice protesto etmek” ifadesi bir yönüyle de aldatıcı. Kullandık belki ama “zekice” kelimesini aslında problemli buluyorum. Bunu bir yana koyarsak, evet, dil direnmektir. Örneğin Burroughs, bana  “zekice protesto et” ifadesinden daha fazla şey anlatıyor. Kültür endüstrisi de, edebiyat da bireyin kendisini ifade etmesinin birer yoludur. Üstelik direniş için ilham verir.  Müzik de, tiyatro da öyle; sanatın her dalı böyledir... 

 

Brad Butler: Bu noktada hayalgücümü devreye sokacağım. Edebiyatın insanları hangi ölçüde harekete geçirdiğini, edebiyat akımlarının, ne ölçüde toplumsal hareketlilik yarattığını anlamak için edebiyatı basılı metinlerden ibaret görmemek gerek. Okuduklarımız bizde nasıl bir etki yaratır, bizi nelere sevk eder? Çağımızda bir şeyleri okumaya, sindirmeye ve okuduklarımızın üzerimizde yarattığı etki hakkında konuşmaya ya da bu etkiyi ölçmeye vaktimiz olmuyor. Bunlar karmaşık süreçler. Fakat kişisel olarak, edebiyatın bize direniş sırasında ilham verdiğini düşünmek hoşuma gidiyor.  

 

Karen Mirza: Üstelik vermiştir de zaten. Örneğin Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetleri adlı kitabı. Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketine ilham veren çok güçlü bir metin.  

 

 

 

Filminizi izleyen insanın kendisine ve iktidara ne sormasını isterdiniz? 

 

Brad Butler: Benim bu filmle en çok yapmak istediğim şey, “derin devlet” ifadesinin yaygınlaşmasını sağlamak. Bu film, derin devletin ne olduğunu açıklamıyor. Böylesi de harika bir film olurdu. Ama bizim filmimiz aslında beden farkındalığı ile, bedenin nasıl bastırıldığı ile ilgili. Filmi, bilimkurgusal bir beden eğitimi dersi olarak düşünebilirsiniz. Ana karakter bir yandan insanlara bedenini kullanmayı öğretmeye çalışıyor, diğer yandan ise konuşmakta güçlük çekiyor. Bizim durumumuzu gösteriyor fakat cevaplar vermiyor. Tek filmde hem bu durumu göstermek, hem derin devleti açıklamak, hem cevaplar vermek, hem de beden politikalarına değinmek çok fazla olurdu. Bunun için üç film gerekir sanırım.  Üstelik başka alanlara da girmeniz icap eder. Bu çarpışmanın ruhunu bir anlığına bile olsa yakalarsak, “derin devlet” tanımını dolaşıma sokarsak bizim için yeterli. Türkiye’de siz bu kavrama oldukça aşinasınız belki ama bizim için çok yeni.  

 

Karen Mirza: Bu soruyu birkaç kelimeyle cevaplarsam:  Eğer izleyen biri filmden, aksiyona dönüşmeye hazır mualif bir enerjiyle çıkıyorsa bu beni çok mutlu eder. Öte yandan, ben hikayeler anlatmakla, sorular sormaktan daha çok ilgileniyorum. Fakat anlattığım hikayelerin, izleyenlere “Bedenimi nasıl konumlandırıyorum, ne adına ve kime hitaben konuşuyorum” gibi sorular yansıttığını düşünüyorum.  

 

"Türkiye bunu da öğretti: Paralel devlet"

 

Burada bulunduğunuz günlerde, Türkiye gündemini takip etme şansınız oldu mu?  

 

Karen Mirza: 17 Aralık Operasyonu’nu mu mesela? 

 

Evet, bu operasyon derin devlet içindeki hesaplaşmaların bir sonucu olarak görülüyor... 

 

Karen Mirza: Bu süreçte “Paralel devlet” diye yeni bir terim öğrendik. 

 

Brad Butler: Londra’da yaptığımız gezilerde fark ettiğim bir durum, bu konuda takındığım pozisyonu da belirledi. Fark ettiğim şu ki insanlar hükümetin onları dinlemesini istiyor, rüşvet yiyen bir hükümet ise istemiyorlar. Bunları temin ettikten sonra etik kaygıları bulunan bir bankacılık sisteminin peşine düşebilirsiniz. 17 Aralık Operasyonu sırasında gördüğüm problemlerden biri hükümetin doğruyu söylememesi. Bir değişim yaşanacaksa, hükümetin dürüst davranmadığı anlaşıldığında yaşanacak. Bu operasyonla hükümetin parçası olduğu bir skandal ortaya çıkmış gibi görünüyor. Bu durumun bir değişim dalgası yaratmaması ihtimali ise endişe verici. Ve bu sadece Türkiye’de rastlanan bir sorun değil. 

 

Karen Mirza: Zamanlama da önemli. Devletin her şeyi kontrol ettiği bir ortamda, bu skandalın şu an ortaya çıkması önemli. Bu bilgiler neden sızdırılıyor? Bir gazeteci olsam, bu hikayenin peşine düşerdim. Mesela Gezi’nin ardından yaşanmasının bir anlamı var mı?

 

Bilgilerin sızması beni şaşırtmadı, tıpkı Gezi protestolarının beni şaşırtmaması gibi. Filmin bu iki hadiseye denk gelmesi ise harika oldu. “İşte, bunu kastediyoruz” diyebileceğimiz koşulları yarattı. Filmi yaparken derin devleti, derin sulara serbest dalış yapmaya benzetmiştik. Aşağıya inerken ciğerlerinizdeki havanın bir bölümünü suya bırakmanız gerekir. Bu hava baloncuğu suyun yüzeyinde belirir. Daha fazla devam etmek için, derin devlet 17 Aralık’ta biraz hava bıraktı. Peki, neden?




Toplam oy: 947

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.