Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Rıza Kıraç'la söyleşi: "Türkiye'ye dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."


RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'ye dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


Yazar ve sinemacı Rıza Kıraç’ın ilk basımı 2000 yılında yapılan Cin Treni adlı polisiye romanı Altın Kitaplar’dan yeniden basıldı... Rıza Kıraç’la, karanlık, mafyatik güç ilişkileri içinde dönen, şiddet ögeleri yüksek, gerilimli romanı Cin Treni’ni, şiddet, polisiye ve kapitalizm ilişkisini konuştuk. 

 

 

 

Akademik kariyerini bitirip, nişanlısı Ülkü’yü geride bırakıp İzmir’den İstanbul’a gelen Muharrem, gazeteci arkadaşı Nahit kanalıyla Mehdi Holding’te çalışmaya başlar ve kısa sürede hem kendini yönetici koltuğunda hem de patronunun güzel Fransız asıllı kızı Cecille ile tutkulu bir ilişki yaşarken bulur.  Az zamanda hayal edemeyeceği bir zenginlik, kudret ve şehvet içinde bulan Muharrem madalyonun daima bir öteki yüzü olduğunu da anlamakta gecikmez...

 

 

 

 

İçine girdiği ölüm oyununda bir kedi-fare kovalamacasının ortasında güç, para ve ihtirasın şekillendirdiği bu dünyada aşk, cinayet, para ve kirli mafyatik  ilişkiler ağındadır artık. Muharrem ya bu dünyada varolabilmek için kendi olmaktan vazgeçecektir ya da kendi olarak kalmayı seçip, yaşamsal varlığını tehlikeye atacaktır... Her iki halde de içine itildiği bu  dünya; nereyi seçerse seçsin onu kazanır görünürken kaybettiği bir karanlık dehlize sürüklemektedir.



 

 

 



‘Cin Treni’, ilk kez 2000 yılında yayınlanmıştı, 12 yıl sonra neden tekrar yayınlama gereği duydunuz?

 

Aslında kitap 2004’te yeniden Doğan Kitap’tan basılmıştı. Bir yazar elbette romanın rafta olmasını ister. Böyle bir talep de vardı, insanlar arıyor. Altın Kitaplar’la anlaşmam gereği her yıl eski kitaplarımın baskılarını yapıyoruz. Kitaba, yeni bir tasarım yaptık ve bence kitap hâlâ güncelliğini devam ettiriyor. Piyasaya çıktığı yıllarda Cin Treni, geleceğe dair bir öngörüsü olduğunu göstermişti, bu 12 yıllık süreçte bu öngörü doğru çıktı.

 

 

 

Cin Treni sizin ilk kitabınız, merak ettim, bir yazar ilk kez kitap bastırırken hep zorluk çeker, siz de çekmiş miydiniz bu zorluğu?


İyi ki bu soruyu sordunuz, çünkü Metin Kaçan’ın adını anmam gerekiyor, sağ olsun. O zaman Kaçan, Gendaş’taydı ve benim öykülerimi okumuştu. Öykülerimi yayınlayacaktı, sonra o öyküler “Komşumuzun Kızıl Saçlı Sevgilisi diye bir kitap oldu. Ama  tam bu esnada Cin Treni ortaya çıktı. “Metin abi bir de böyle bir şey var: Ama yayınlar mısınız yayınlamaz mısınız bilmem karışık bir hikaye” dedim. Metin Kaçan okudu ve çok beğendi. Ondan sonra kitap, Gendaş’ta yayınlandı. Ona teşekkür etmem gerekiyor.

 

 

 

"Kapitalistler her durumda anlaşır"

 

 

 

 Romanda çıkış fikriniz  neydi?

 

 

Hem polisiye trüklerini ters yüz etmek hem de Türkiye’deki sermayenin el değiştirmesine ilişkin paranoyak bir hikaye anlatmaktı amacım. Gelgelelim o süreç içerisinde paranoyak diye adlandırdığımız şeyler gerçek oldu. Kitabı 1998’de yazmaya başlamıştım, 2 yıl sonra yayınlandı. Tam da o dönemde, bankalar patır patır özelleştirmeye, şirketler batmaya, sermaye, medya el değiştirmeye başladı. Bir kaos yaşandı. Romanda da böyle mafyatik bir durumu anlatıyorduk. Soyutlanmış bir hikaye gibi gözüküyor ama keşke gerçekliği böyle sınanmasaydı diyorum. Türkiye’de hâlâ o süreç devam ediyor, banka ve sermayenin el değiştirme süreci sürüyor. Sermayeyi Müslüman, liberal, Kemalist gibi ideolojik ayırımlara tabi tutuyoruz ama bakıyoruz ki hem ülke içinde hem dışında çok başka yerlerle ilişkisi olabilen sermayeler var.
 

 

 

 

Sermayenin ideolojisi yoktur diyenlerdensiniz...

 

Kapitalistler her durumda anlaşır. Dünyadaki sisteme baksanıza; bir ülke batarken bütün kapitalistler aman o ülke batmasın diye bir araya geliyor. Çünkü o şirketin, ülkenin batması domino etkisi yapıyor ve beraberinde herkesi götürüyor.

 

 

 

Kitabın basıldığı yıllarda, “yüksek burjuva” sınıfından kimi zümrelerin zevk için tecavüz ve cinayet işleyebildiklerine dair fikirler dolaşıyordu etrafta, nitekim Stanley Kubrick’in benzer bir konuyu işlediği Eyes Wide Shut filmi de 1999’da çekilmişti... Kitabınızda da zevk için kurulan bir cinayet oyunu var...  Zevk için işlenen cinayet bir metafor mu, bir gönderme mi?

Ernest Mandel adılı Troçkist ideolojiyi benimsemiş, bir teorisyenin polisiye kültürü üzerine yazılmış ‘Hoş Cinayet’ adlı bir çözümlemesi vardır. Mandel; polisiyenin burjuvazinin zeka oyunlarının eğlenceye dönüşmüş hali olduğunu söyler. Roman türü nasıl kapitalizm sonrasında çıktıysa, polisiye kültürü de 1800’lerin sonunda yaygınlaşmaya başladı. 1900’lerle birlikte de salgın halini aldı. Polisiye burjuvazinin yaşam biçimini, para ile ilişkisini, cinselliğini, şiddeti kullanma ya da oynama biçimini sürekli konu eder. Amerika’da Dragnet hikâyeleri ve Patricia Highsmith bunu sorgular.

 

 

Agatha Christine İngiliz aristokrasisini ve oradaki zeka oyunlarını anlatır. Mandel’in tespitleri o anlamda önemlidir. Polisiye, Türkiye’de gerçek anlamda kapitalizme geçiş sürecinde hız kazanmıştır. Eskiden, 30-50’lerde polisiye yazılıyor derler ama onlar ‘copy-paste’den öteye gitmiyordu. Ama 80 ve 90’lardan sonra kapitalizmin yükselişiyle patır patır polisiye yazmaya başladık. Tesadüf değil elbette bu da.

 

 
Şiddetin nasıl meşrulaştırıldığı üzerine de ipuçları veriyor kitap... Özellikle gazeteci Nahit karakteri ve medya bunun en bariz örneği... Her şey bir oyun, Nahit’in ölüm ve şiddet üzerine yazması da.

 


 "Ciddiye aldığımız köşe yazarları, ırkçılığı, faşizmi akla gelebilecek bütün şiddet öğelerini yansıtıyorlar"

 

 

 

Bugün köşe yazarları midemizi bulandırmıyor mu?

 

Bir gözünüzü kaydırın baştan aşağıya şiddet. Karikatür diyeceğim ama karikatür bile değil. Köşe yazarlarının özellikle şiddetle ilgili yazdığı şeyler şiddet içeriyor ve yönlendiriyor. Bunlar bizim ciddiye aldığımız köşe yazarları. Irkçılığı, faşizmi akla gelebilecek bütün şiddet öğelerini yansıtıyorlar.

 

 

 
Okurken romandaki karakterler, sahneler gözümüzde bir aksiyon filmi gibi canlanıyor, bu sizin sinemacı kökeninizden mi kaynaklanıyor?


 

 

O yıllarda okulu yeni bitirmiştim belgesel çekiyordum, ama zaten edebiyat ile sinemanın yan yana geldiği çok yer var.  Polisiye edebiyatı sinemasını, sineması da edebiyatını etkilemiştir. Mekanları ve karakterleri derinlemesine ortaya çıkartırken, senaryodaki bazı öğeleri göz önüne alıyorsunuz; mesela ışığın pencereden girişini, mekandaki nesnelerin ışıkla ilişkisini, kadının ya da erkeğin duruşunu, yüz ifadelerini, bütün bunlar renk katıyor polisiye hikayeye. Aslında  genelde daha kara kuru, aksiyona yönelik polisiyeler okunur. Bu yönüyle de ana yapısının diğer polisiyelerden farklı oluşunun okurun hoşuna gittiğini düşünüyorum.

 

 

 

 

"Polisiye için kaçış edebiyatı derler; bir orgazm yaşatılır, rahatlar feraha çıkarsın kitap biter"

 

 

 

Romanda kimse temiz çıkamıyor, kimse kurtulmuyor... Kimseyi azad etmiyorsunuz gibi. Başkahraman Muharrem dahil...
Muharrem’in ölüp ölmediğini bilmiyorum kafasına bir kurşun yiyor sadece… Polisiye için kaçış edebiyatı derler; okur belli bir yere getirilir, bir orgazm yaşatılır, rahatlar feraha çıkarsın kitap biter. Öyle yapsaydım benim yazı ile ilişkim zedelenirdi. Yazı birilerini mutlu etmek için yazılmaz önce yazarın kendisinin mutlu olması lazım.

 

 

 

Yoksa Muharrem yeniden mi karşımıza çıkacak?

 

Bir roman üzerinde çalışıyorum. Muharrem bir yerinden çıkacak gibi görünüyor ama neresinden çıkacak onu henüz bilmiyorum. Önceden bahsettiğim Ernest Mandel’in Hoş Cinayet’ine atıfta bulunan bir kitap üzerinde çalıştığım roman. Hatta adı da ‘Londra’da Hoş Cinayet’ olacak. Olay tamamen Londra’da geçecek ve oradaki insanların bakış açısından, buradaki keşmekeşi, kaosu göreceğiz. Buradan Londra’ya hikâye transfer edeceğiz öyle söyleyeyim.

 

 


Hikâyedeki kadın kahramanlardan biri, yarı Fransız asıllı kızıl saçlı bir dilber Cecille. Bu karakteri uluslararası mafyatik bağlantıları kolaylaştırsın diye mi seçtiniz, yoksa Türkiye’de yaşayan erkeklerin çoğunluğunun bilinçaltında yer alan ‘yabancı seksi kadın’ arketipinin bir tezahürü mü?

 

Kitapta hemen hemen bütün karakterlerin tezatları var. Nasıl Nahit ile Muharrem birbirinin zıttı ise, romandaki kadın karakterlerde de benzer bir kontrast çizilmiş. Bilmiyorum belki arka planda, bilinçaltımda yapancı kadınlara bir ilgi vardır ama ne Fransızlara özel bir ilgi duydum ne de Fransız bir kadınla ilişkim oldu.

 

 


Genelde neden bu kadar şiddet bağımlısıyız? 

Haz almanın bir parçası esasında, bunun sosyolojik ve psikolojik araştırmaları var. Dozunda verilirse güzel olabiliyor. Biraz da adrenalin duygusu ile seviyor insanlar. Mesele şiddetin nerede duracağının kestirilebilmesi. Yoksa şiddetin kullanılması sapkınlık falan değil bence. Ama bunun nasıl ve ne biçimde kullanıldığı ve başkasına zarar verip vermediği önemli.

 

 

 

"Herkes arıyor; kimi cinselliği kimi masumiyeti"

 

 

 

 

Yazma formülünüz var mı? Nasıl yazıyorsunuz? 

 

Önce bir sahne canlanıyor kafamda; bir kadın bir erkek ya da yolda giden bir araç, sonra on sayfasını biliyorum ama o on sayfa kitabın yüz elli sayfa sonrası mı yüz elli sayfa öncesi mi onu bilmiyorum. Sonra geriye ya da ileriye doğru gidebiliyorum.

 

 

Mesela Dolphin Video adlı romanımı on yılda yazdım. İlk notlarını aldığımda 2000’li yılların başıydı. Üç ay çok yoğun çalışırım o yoğunlukta, 20-40 sayfa  yazarım sonra onu unuturum. Üç ay sonra gelirim tekrar aynı dosyayı açarım  bir ay iki ay yine üstüne çalışırım ve durmadan başa dönerim, yeniden yazarım.

 

 

 

 

 

ÖSS’de ilk aklına gelen doğru cevaptır derler ama yazarken öyle değil. İlk aklına gelen genellikle yanlış oluyor. O yüzden tekrar tekrar temize çekmek gerekiyor.

 


Sahne canlanması ilginç bir şey bu herhalde sinemacılığınızdan kaynaklanıyor...

 

Biraz fotografik zekam var. Biraz da bendeki algı bozukluğundan kaynaklı; disleksiyim ben. Disleksi bazı şeylere kapatır kendini mesela. Bir sohbet sırasında tak diye kepenkleri kapatıyorsunuz.
 

 

 

Ne oluyor o zaman?

 

Anlattığınız hiçbir şeyi duymuyorum. Benim sözcüklerle resimlerle ilişkim çok iyi. Onları iyi kullanabildiğimi, iyi hikâye çıkarabildiğimi düşünüyorum. Sözlü zekama çok güvenirim. İnsanlar bana çocuklarını, hayallerini masallarını anlatırlar. İyi dinleyici olma özelliğim vardır. Onların anlattığı hikâyeleri de bazen farkına vararak ya da varmayarak kullandığım olmuştur ama kesinlikle anlatan kişi bile onu bulamaz kitapta. 

Ne sizi kapatıyor?

 

Mesela benimle metafizik konuşamazsınız ya da gen mutasyonlar filan gibi aşırı bilimsel meselelere kapatırım kendimi. Mesela c ile ç y, g ile ğ’yi karıştırırım. Çalışacağım derken g mi ğ mi yazacağımı düşünürüm. Hepsini bildiğiniz halde her defasında başa dönüyorsunuz. Mesela de da ayrı mı falan. Kitabı düzeltmeye götürdüğümde yayınevindeki arkadaş şey demişti, Hocam sizin c ile ç tuşunuz bozuk galiba. Ben de dedim hayır ben ayırt edemiyorum...
 

 

Bunun sıkıntısını yaşadınız mı peki?

 

Tabi yaşadım canım en ilkokul üçüncü sınıfta okuma yazma öğrenmiştim.

 


 
Cin Treni tek polisiye kitabınız, diğer romanlarınız farklı türde...

 

Doğru mesela, geçen yıl yayınlanan Dolphin Video adlı kitabım 80’li yıllarda bir videocu dükkanında geçiyordu. Gayler, travestiler, sanatçılar, konsomatrisler, pezevenkler, uyuşturucu satıcıları, onların ortasında iki 18 yaşında genç, sırf travesti ve Çingene argosu üzerine bir romandı, çok severek yazdığım bir roman.

 

Bir kitabım bir öncekine benzemez. Hepsi okuru başka bir dünyaya götürür. Mesela ‘Düşmüş Erkekler Masalı’nda da Beyoğlu’nda bar işleten bir adamın hikayesini anlatıyorum: Gelip giden insanların portreleri, hayat algılarını düşmüş erkek profillerinden yola çıkarak anlatıyorum.

 

 

 

"Risky Business diye pezevenkliği öven bir film vardı. Biz gençler onu izliyorduk. Fahişelerin hepsi de mutluydu. Böyle bir şey olabilir mi?"

 

 

 

Siz sokağı iyi tanıyan yazarlardansınız... Kadın yazarların bu kadar çok şansı olmuyor sokağı tanıma açısından... Sokak ilginç bir yer, bol malzeme demek...

 

 

Evet mahalle kültürünü bilirim... Herkes bilir geldiği yerin içini dışını... Gecekondudan Beyoğlu’na gelmek, Beşiktaş’a gelmek, dışarıya çıkmak sayılır. Oradaki yaşama biçimini buradaki insanlarda arıyorsunuz, ama bu ilişkileri kuramıyorsunuz. Görüyorsunuz onlar size kendilerini anlatıyor siz de onlara kendinizi anlatıyorsunuz.

 

 

 

Sokakta şiddet var...

 

Psikolojik bir sertlik var; sadece hayat, ekonomi anlamında değil; cinselliği yaşama biçimi, sevgiyi sunma ya da saklama yönünde hepsinde bir şiddet var. Çünkü mesela Beyoğlu bir açık vitrin, travestiler burada lezbiyenler burada, politika yapmak isteyen genç komünistler burada, milliyetçiler burada eğlenmek isteyenler burada... Hepsi burada ve sırf Beyoğlu’nda tur atmak için gelen en az 15-20 insan gösteririm size, tek derdi günde giyinip, saçını yapıp burada tur atmak... Yaşam şartlarının sertliği, sonra içsel sertliğe, sevgisizliğe sebep oluyor. Bir de herkes arıyor; kimi cinselliği kimi masumiyeti. Dolphin Video’nun alt başlığı ‘masumiyeti yitirdiğimiz yıllar’dı. 80’li yıllarda temelleri atılmış video kültürü ile başlayan bir süreçti. Sinemadan etkileniyorduk, televizyondan etkileniyorduk ama videonun hayatımıza girmesi bambaşka bir şey oldu. Tom Cruise’nin oynadığı ‘Risky Business’ diye bir film vardı. Pezevenkliği öven. Düşünsenize biz gençler onu izliyorduk. Fahişelerin hepsi de mutluydu. Böyle bir şey olabilir mi? Pezevenkler mutlu para kazanıyorlar bu işten.
 
 
 
 
 
 
 




Toplam oy: 662

Yorumlar

Yorum Gönder


Düzeltildi, teşekkür ederiz.

51%
49%

Başlığa bir bakın. "Türkiye'YE dair" olmasın o?

39%
61%

Yeni yorum gönder

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.