Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

			

Üye Eleştirileri


Üye Eleştirileri

Değişmeyen Korku

Alain de Botton
Sel Yayıncılık

Belki kimisi için çok geç kalmışımdır, fakat Havaalanında Bir Hafta ilk okuduğum Alain De Botton Kitabıydı.
İnsanların birçoğu gibi uçak korkum var. Çocukken olmayan bir korkuydu bu. Çoğu çocuk gibi uçağın sallanmalarıyla çok eğleniyordum hatta. Demek insanlar büyüdükçe daha önce sahip olmadıkları korkular geliştiriyorlar. Uçağın arızalanması, kaza yapması gibi kavramlar çok bir şey ifade etmiyordu eskiden. Bilinçlendikçe bu gibi durumlarda neler olacağını tam manasıyla anlamaya başladım ve o zamandan bugüne kim ne derse desin ben hep o ufak ihtimallerden korkarak bindim uçağa.

İnsan korktuğu şeye ilgi duyarmış, ben de havaalanlarına, uçaklara ilgi duyuyor, geri planda neler oluyor merak ediyorum. Bu korkuma rağmen uçağa binmek istiyor, her bilet aldığımda pişman oluyor, uçaktan inince bir daha ne zaman binebilirim diye plan yapıyorum. Bu kitabı gördüm bir gün, belki uçak korkumu da yenmeme yardımcı olur dedim, havaalanının işleyişi hakkında fikir sahibi olurum dedim. Kitabı da bu düşüncelerle iki gün gibi kısa bir sürede bitirdim. Zaten çok kalın bir kitap değildi. Fakat, kitabın uçak korkumu yenme üzerine hiçbir katkısı olmadı. Aksine "bir kumaş parçasından kaynaklanan bir arızayla bile uçak düşebilir" gerçeğini yüzüme daha çok çarptı.
Aslında bu "uçan aletlere" binmenin bir yandan çok güvenli, öte yandan ise tamamen riskli olduğuna dair düşüncelerim değişmedi. Nitekim Button, havaalanlarını insanların ölüme en yakın hissettiği yerlerden biri olarak tanımlamış. Haksız da sayılmaz, biraz sonra bineceğiniz uçakta başınıza ne geleceğini bilemezsiniz.

Bu kuşkusuz otobüsler, otomobiller ve hatta trenler için de geçerli, ama hiçbiri uçak kadar korkutucu gelmiyor insanlara. Yere yakın olduğumuzdan olsa gerek, tonlarca ağırlıkta bir araçla yerden binlerce metre yüksekte uçmak güven vermiyor çoğu zaman...

Button da bu açıdan yaklaşınca insanların yolculuk öncesi alışveriş tutkusuna vurgu yapmış, kendilerini mutlu etmek istiyorlar demiş. Havaalanındaki ayrılıkların daha farklı olduğundan bahsetmiş. Somut örneklerle anlatmış bu durumu. Eşiyle kavga eden birinin bindiği uçağın yanmasıyla aslında yaşamın ne kadar değerli olduğunu anlaması üzerinden bir karakter tahlili yapmış.

British Airways'in zarar ettiğinden söz etmiş. Zarar eden bir firma uçak bakımlarından kısıyor mudur acaba diye bir soru geldi benim aklıma, ama bu konuda aydınlanabildiğimi söyleyemem.

Kitap bir reklam broşürü gibi olduğunu en başından söylüyor, zaten Button'ın bu konuda görevlendirilmesinin sebebi de "sıkıcı" bulunan broşürleri kimsenin okumamasıymış. Button da bu görevin hakkını veriyor, akıcı bir dille anlatıyor anlatacağı şeyleri. Kitapta ilgi sürekli ayakta duruyor, belki bir tek "geliş" kısmının ilk anlarında dikkat dağınıklığı yaşayabilirsiniz, ama sonradan o da toparlanıyor.

Kitap kısa olarak değerlendirilebilir. Havaalanında yapılacak başka şeyler var mıydı derseniz, belki kule ve işleyişi ayrıntılı olarak anlatılabilirdi.

Button'ı ticari bir işe imza attığı için eleştirenler oldu, Button işverenine karşı olumsuz bir eleştiri girişiminde bulunmamış. Kitap boyunca onları "anlama" çabası içinde olduğunu hissediyorsunuz. Bunu yaparken sizin de anlamanızı istiyor. 

Yine de ben kitabı güzel bulduğumu ifade etmeliyim. Hatta ve hatta bu kitabı bitirdikten sonra Button'ın "Seyahat Sanatı" isimli kitabını aldım. O kitaba da kısa zamanda başlamayı planlıyorum.

Eğer uçakları bir mühendisten değil de, "sıradan bir gözden" okumak istiyorsanız, havaalanlarının işleyişini öğrenmek, görmediğiniz arka odalarını görmek istiyorsanız bu kitabı okuyun. Zamanınızı çok fazla almıyor zaten, Button'ın üslubuyla çok kısa bir sürede bitireceğinize eminim. İtiraf da etmem gerekirse ben de havaalanında bir hafta geçirmek istemedim değil. Hem belki o zaman okumaktan daha farklı olur, belki gerçekten uçak korkumu da yenerim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Üye Eleştirileri Yazıları

Roman hakkında bir şeyler yazmak gerektiğinde “bizde” izlenen usul, çoğunlukla yazarın dünyası ve kendisi hakkında oluşmuş genel kanaat üzerinde kanat çırpmayı gerektirmeyen bir uçuşla yazarla (ya da politik olarak mahkum edilmiş bir yazarsa “çoğunlukla”) aynı gökyüzünü paylaştığı izlenimi veren satırlar arasında süzülmektir. Ne de olsa böyle bir usulde romanı okumak da gerekmez.

Kitabın ismindeki aşkı görünce hem ilgimi çekmiş hem de romantik bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitabı okumaya başlayınca hiç de öyle olmadığını görüp, bir günde okuyup bitirdim. Çok az kitapta yaşadığım o nefessiz kalmayı yaşadım. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza´sında ki çarpıcılığı hissettim. Tam evet tam bir aşk romanı! Aşkı en çarpıcı ve vurucu biçimde anlatmış.

Felsefe devrimsel değil birikimsel bir süreçtir ancak bu birikimli yapının bazı devrimcileri vardır. Marquis de Sade işte bu devrimci filozoflardan biridir, hatta en başta gelenlerindendir, çünkü de Sade dokunulması en güç şeye dokunmuştur, en büyük tabuyu devirmiştir.

'Hatıra' sözcüğü hep tek yumurta ikizi 'Hüzün'le gelir insanın aklına. Öyle ki, ne kadar hoş, ne kadar eğlenceli anlarınızı hatrınıza getirirseniz getirin, attığınız en şiddetli kahkahaların ardından çöküverir o hüzün üzerinize. Bir daha o günlere dönemeyecek olmanın hüznü. 'İstanbul Hatırası' da tam böyle bir kitap.

Christopher Priest’ın bol ödüllü fakat ülkemizde ancak film uyarlaması ile adını duyurabilmiş ve hala daha pek de okunmamış romanı bizi eğlencenin kanlı canlı olduğu zamanlara götürüyor.

Söyleşi

Sanat eleştirmeni Samed Karagöz, gazete ve dergilerde çağdaş sanat hakkında kaleme aldığı yazılarını Kamçatka (Profil Yayınları) adlı kitabında bir araya topladı. Karagöz, sanat üzerine yazarken, eleştirirken sanata karşı gösterdiği tutkulu bağlılığı ve sevgiyi hiç kaybetmeden, okuru için özel bir yol haritası da çiziyor.

ŞahaneBirKitap

Edebiyat eleştirmeni Adam Kirsch, Küresel Roman - 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak kitabında bir romanı küreselleştiren şey nedir sorusunun yanıtını arıyor.

Editörden

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.