Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Arturo Bandini Destanı



Gayet iyi
Toplam oy: 26
Hayatın tam ortasından seslenir Fante. Samimi olmaya çalışmaz, buna hemen ikna olursunuz zaten. İtiraf etmeye yanaşmasa da umutsuz romanlar yazmaz Fante. Bir yol bulunur mutlaka. Hayattayız, evet bu yeterince kederli. Ama ayağa kalkmanın tam zamanı şimdi.

John Fante ile tanışma hikâyem, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar romanıyla kavgalı olduğum günlere denk geliyor olsa gerek. Hafızam beni yanıltıyor olamaz. Sıradan bir hikâye ama bu, şöyle ki; rafta gördüğüm bir kitabın Toza Sor ismini sevdim ve alıp eve geldim. O ana kadar hakkında hiçbir şey duymadığım bir yazardı Fante. İki binlerin başı, dünyada ve dahi benim dünyamda ne olduysa bu tarihlerde oldu zaten. Evet, iki binlerin başı. Salinger ile Fante arasında bir yer. Bu iki yazarın duygu evrenini birbirine çok yakın bulurum, üslupları arasında olmasa bile dünyaları arasında ölçülebilir bir mesafe yok zannımca. Salinger bana Fante’yi getirmişti. Ve ardından doğal olarak Bandini geldi zaten. Hayat birbirine eklenen halkalardan oluşan uzun bir zincir. Her halkanın ayrı bir hikâyesi var. Evet doğru tahmin ettiniz, zincirin o büyük hikâyesinin dipnotları zaten bu yazılar da. Fante’nin Amerikan edebiyatı içindeki çağdaşları arasında yeterince şöhretli bir makamı olmadı hiçbir zaman. Yerini bulması zaman aldı. Oscar’a aday bir senarist olarak Hollywood semalarında havalansa da romancı kimliğine iade-i itibar yapılması uzun sürdü. Bu hikâyede Bukowski’nin payı yadsınamayacak kadar büyük. Malûm, Fante’yi tanrısı ilan etmişti. Fante ölüm döşeğindeyken Bukowski yanındaydı, kitaplarının yeniden basılması için gerekeni yapacaktı, gereğinden fazlasını da hatta. Toza Sor, ilk yayımlandığı tarihten neredeyse yarım asır sonra kavuştuğu taze okurlarını selamlarken, yazarı dünyaya gözlerini kapatmak üzereydi. Fante fırtınası en güçlü haliyle esmeye başlamıştı artık. Geç kalmış bir fırtına. Sade, gösterişsiz, yalın. Bir arkadaşım şöyle demişti Fante için; Sait Faik kadar iyi! Yusuf Atılgan nedense ilk aklıma gelen.

 

Aslında Fante’nin yazarlık yolu çok çetrefili, çakıllı ve çileliydi. İtalyan göçmeni yoksul bir ailenin çocuğu olarak gözlerini açtığı Colorado’da, İtalyan kimliğiyle adım attığı “öteki olma” duygusu, baş edilmesi güç bir belaydı. Üniversite eğitimini yarıda bırakmasına yol açacak kadar zor bir hayatı göğüslemeye çalışırken, 1929’daki Büyük Buhran yıllarında babası Nick Fante’nin evi terk etmesiyle artık daha peş parasız, daha babasız ve daha yalnızdı. Sonrası Kaliforniya’daki bir balık fabrikasında başka bir hayat. Az para, çok yokluk ve içinde ölmeyen o göçmen. Alter-egosu Arturo Bandini'nin doğuşu işte böyle bir zamanın şahitliğinde gerçekleşecekti. Aslına bakılırsa Bandini, tahammül edilemeyecek kadar rahatsız bir karakter. Bencil, tembel, umursamaz, uyumsuz, çelişkilerle dolu ve suçlayıcı. Şüphesiz burada bir ideal güzellemesi yok. Bandini, dönemin Amerika’sındaki sosyo-ekonomik şartların, evini terk eden duvar ustası bir babanın ve en çok da İtalyan göçmeni olmanın sonuçlarıyla “doğmuş” bir anti-kahraman olarak dalıyor hikâyemize. Arızalı bir karakterin hayat dansı bu. Fante de buralarda bir yerlerde zaten.

 

 

Mümkün tariflerin en iyisi: Mizah ve acı 

Kabul edelim ki, yazarlık tutkusu her şeye rağmen yürünmeye değer -ya da mecbur- bir yoldu Fante için. Bir taraftan en ağır işlerde çalışıp, diğer taraftan dar vakitlerde yazdığı öyküleri dergilere gönderip mütemadiyen reddediliyordu çünkü. Yazar olmaya baş koymuştu. Öyküleri dergilerde yayımlanmaya başladığında ilk romanını yazıp bitirmişti bile, ama kışkırtıcı bulunduğu için yayınevleri tarafından basılmaya uygun görülmeyecekti. Baş kahramanı, hep kahramanı, en kahramanı Arturo Bandini’nin, yani aslında Fante’nin ta kendisinin ilk kez hikâye edildiği basılamayan Los Angeles Yolu romanıyla, Bandini destanı -kimsenin haberi olmasa da- fiili olarak başlamıştı. Bahara Kadar Bekle Bandini / Wait Until Spring Bandini 1938’de, Toza Sor / Ask the Dust 1939’da ve Bunker Tepesi Düşleri / Dreams from Bunker Hill 1982’de yayımlandı. 1933’te kışkırtıcı etiketi yapıştırılan ve yayımlanabilmesi 1985 yılını bulan Los Angeles Yolu / The Road to Los Angeles’le birlikte Bandini Dörtlemesi hitama ermiş olacaktı. Bandini’nin hikâyesi, Fante’nin hikâyesine benziyordu. Uzun, fırtınalı ve yaşamaya değer.

 

Fante’nin otobiyografik dörtlemesi Arturo Bandini Destanı’nın en meşhur cildi, hiç tartışmasız serinin üçüncü kitabı olan Toza Sor’du. Bukowski’yi çarpan bu roman, Fante evreninin de şahikası kabul edilir hâlâ. Bukowski, sayfalara oyulmuş gibi duran o ateşli cümlelerin peşinden giderken, nihayet duygusallıktan korkmayan birini bulmanın sevincini yaşıyordu ve doğal olarak Fante hakkında mümkün tariflerin en iyisini yapacaktı; “mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti.” Belki burada bir dipnot olarak, Fante’yi bize Türkçe söyleyen Avi Pardo’nun katkılarını da hatırlamamız gerekecek. Bahse konu o ‘olağanüstü kolaylık’ın bir anahtarı da Pardo’nun elinde çünkü. 

 

Los Angeles Ekspresi ve  son defa Bandini! 

Fante ve Bandini, belki iki yol arkadaşı. İki olağan müttefik. Birbirlerine tutunmuş iki hayat korsanı. İki göçmen. Fante, Bandini’nin yalnızlığında saklanmayı tercih eder çoğu zaman. Ama bunu bir kalkan kullanır gibi yapmaz. Sütre gerisinden ateş etmez kimseye. Paylaşır o yalnızlığı. Kalbini açıp gösterir hatta. Bandini yazar olmaya çalışırken mesela, Fante kalemiyle seyreder onu. Birlikte dolaşırlar bütün arka sokakları. Bitmeyen gençlik bunalımları, ruhunu inciten göçmen trajedileri ve bir imge olarak Colorado. Konserve fabrikalarında ömür tüketenlerin ağıtı yerine geçer bu destan. Güzel beyaz prensesi hak etmeyen kara Bandini! Hayatı omuzlayacak hevesi varsa da kollarını açıp sevecek kadar cesareti yoktur. Öyle ya, okaliptüs ağaçları altında, Nietzsche, Schopenhauer ve Yüce Spengler (Oswald) okumak da bir varoluş biçimi sayılır.

 

Fante dili ve edebiyatı, uzun tasvirlerle süslenmemiş, akıcı, sade ve derin bir üslubun adı olarak tebarüz eder. Cümleler olağan akışı harmanlayarak olağandışı bir su gibi akar. Büyük bir kırgınlık, içselleştirilmiş dalgınlık ve o umursamaz öfke. Hayatın tam ortasından seslenir Fante. Samimi olmaya çalışmaz, buna hemen ikna olursunuz zaten. Belki de uzun bir umut, itiraf etmeye yanaşmasa da umutsuz romanlar yazmaz Fante. Bir yol bulunur mutlaka. Hayattayız, evet bu yeterince kederli. Ama ayağa kalkmanın tam zamanı şimdi.

 

Ömrünün sonlarına doğru, diyabetten dolayı iki bacağı kesilmiş, yatağa düşmüş ve görme kabiliyetini tamamen yitirmiş bir yazardır artık. Uzaklara bakamaz ve uzaklara gidemez. Peki, uzakları duymanın peşine düşmesini kim engelleyebilir ki? Ama aklında Bandini. Son kez Bandini! Karısına sayıklar gibi söyler son defa Bandini’yi, kelimeler kağıtlara dizilir ve Bunker Tepesi Düşleri ortaya çıkar. Bandini herkese el sallar. Destan tamamlamıştır.

 

Los Angeles gece ekspresinin kalkmasına 10 dakika var. “Beat Kuşağı” bu trene binecek yolcuyu (Bandini Fante) tanır ve birlikte aynı trene binerler. 8 Mayıs 1983’te Kaliforniya / Los Angeles’ta 74 yaşındayken gözlerini kapatır Fante. Bandini’yi bırakır geride. O yalın alevini. Hepimiz gördük; minik köpek güldü.. 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de James Joyce’un İletişim Yayınları’ndan çıkan tek öykü kitabı Dublinliler’dir. Bu öykülerde Joyce “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır.

 

Kaybolan oylumlu bir roman, üç kişi etrafında gelişse de, tartıştığı çok konu var; günümüz kapitalizmi, pazarlama kültürü, evlilik kurumu, askerlik, Osmanlı mirası, aile, yazarlık, kişisel gelişimcilik… Bu romanın ve yazmaktan kaynaklı meselen neydi? Biraz buradan yola çıkalım sohbete…

 

“Kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir. En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. Kendi ilkelerini düzenbazlık ve yalancılık uğruna harcayan bir medeniyet, ölüm döşeğindeki bir medeniyettir.”

 

Aime Césaire

 


Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir.

Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.