Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Atmosfer Ustası: William Faulkner




Toplam oy: 1
Atmosferi en işlevsel kullanan yazarların başında William Faulkner gelir. O neredeyse sadece atmosfer yaratmak için yazar. Onun metinlerinde, olay, konu tümüyle anlamını yitirmiştir. Yazar söyleyeceği her şeyi kurduğu atmosferde söylemiştir.

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi. Kitap, Bilge Karasu ve Ülkü Tamer çevirisindeki öyküler yanında yeni öyküleri de içeriyor.

 

Faulkner romanlarıyla önemli bir yazar olsa da modern öykünün de başyapıtlarını vermiştir. Şiddet, korku ve tutku temalarının göz kamaştırıcı biçim ustalığıyla anlatıldığı “Emily’ye Bir Gül” öyküsü bile tek başına modern öykünün önemli duraklarından biri olmuştur. Faulkner, öykülerinde girift bir teknik ve farklı bakış açılarıyla otorite, şiddet ve ruhsal karmaşayı dile getirmiştir. Olayı, temayı, sorunu anlatıcının bile kavrayamayacağı bir düzlemde (çocuk anlatıcı, aptal anlatıcı vb.) vererek hem gizemi artırmış hem de kaotik ortamı merak unsuruyla derinleştirmiştir. Özellikle bakış açısının öyküde ne denli önemli olduğunun çarpıcı örneklerini vermiştir. “O Akşam Güneşi”nde öldürülme korkusu yaşayan zenci kadının dramını, bir çocuk anlatıcının ağzından aktarırken okurdan da meselenin bu çocuk bakışından anlaşılmasını istemiştir. Eserlerinde aynı metinde birden fazla bakış açısı kullanmış; sorunu/temayı özellikle gizleyerek metnin paylaşımını sadece dikkatli ve sabırlı okura emanet etmiştir.


Kötülüğün, adaletsizliğin dünyası

Irk ayrımcılığı, çöken aristokrasi, yoksulluk, adalet duygusu, haksızlık, şiddet belli başlı temaları olurken; öyküsünü tümüyle diyaloglara yaslayarak, serinkanlı, nesnel, dolaysız bir anlatımı yeğlemiştir. Onun metinlerindeki şiirsellik, yoğunluk ve parçalılık roman ve öykülerinin iç içe geçmesi sonucunu doğurmuştur. Bu özellikleri nedeniyle daha önce öykü olarak yayımladığı bir metin, daha sonra romanlarından bir “bölüm” olabilmiştir.
Faulkner; öykülerinde, insanların kötülük karşısında kayıtsızlığını ortaya koyarak çağının ağır bir eleştirisini yapar. “Kuru Eylül”de, güneyde zencilere yönelik yargısız infazları anlatır. Siyahlar her olayda olağan şüphelidir ve infazlarını siviller yapar. “Kırmızı Yapraklar”da Afrika ormanlarından getirilmiş tutsak zencilerin yaşadığı mahalledeki insanlık dramlarına eğilir. Siyahlara “atlar, köpekler gibi” bakılmaktadır. “Bir Adalet”te, köleliği, zencilere yapılan haksızlığı ve eşler üzerine horoz dövüşlerinin yapıldığı kaba, erkeksi kasaba dünyasını gözler önüne serer. Acımasız, sert, merhametsiz insanların birbirlerini ezip geçtiği bir sosyal/toplumsal yaşamda işlenen cinayetler ve adalet mekanizmasının işleyişi, sorunları onun öykülerinde sıklıkla gündeme getirdiği konulardır.
Faulkner, geri dönüş, bilinç akışı, sembolik anlatım teknikleriyle kötülüğün, adaletsizliğin dünyasını öyküleştirmiştir. Onun öykülerinde birden güneyli bir ailenin odasında ya da bir berber salonunda buluruz kendimizi. Karakterler konuşmaya başlar ve anlatıcı hiç araya girmez, sadece diyalogları aktarır. Faulkner, bu diyaloglardan bir atmosfer yaratarak sorunun/temanın adını bile anmadan okuru sona doğru sürükler. Sorunu bir imgeye dönüştürüp sadece diyaloglarla etrafını sıkı sıkıya örer.

Aynı düşü gören okur ve yazar
O da çağdaşı Hemingway gibi anlatımını diyaloglarla oluşturmakla birlikte, diyaloğu farklı amaçlar için kullanmıştır. Hemingway olay, tema ve karakterleri tam bir anlam açıklığıyla ortaya koyup diyaloglarla temayı adım adım açarken; Faulkner, diyaloglarla her şeyi örtmeye, gizlemeye çalışmış ama sonuçta zor okunmasına karşın etkileyici, kalıcı bir öykü dünyası yaratmayı başarmıştır.
Atmosferin okur boyutu anlatılan dünyada ona bir yer tayin etme çabasıdır. Sadece yazılanların değil, yazılmayan, anlatılmayanları okurun anlaması, boşlukları doldurması için yazarın onu öykünün atmosferine alması gerekir. Böylece yazar/anlatıcı ile okur aynı düşü görmeye başlayacaktır. Bu ortak düş ise, aynı atmosferi yaşamalarıyla mümkün olacaktır. Çünkü artık girdiğiniz bu atmosferde yazarla aynı düşü görmeye başlamışsınızdır. Ancak, sadece sahnelemeyle, dekorla atmosfer yaratılmaz, aksine atmosfer bütün anlatıma yayılmıştır. Öyle ki kimi öyküler sadece atmosfer olarak var olurlar.
Atmosfer öyküler dendiğinde ilk akla gelecek isim William Faulkner’dır. O neredeyse sadece atmosfer yaratmak için yazar. Onun metinlerinde, olay, konu tümüyle anlamını yitirmiştir. Yazar söyleyeceği her şeyi kurduğu atmosferde söylemiştir. Atmosferi en işlevsel kullanan yazarların başında o gelir. Olup biten ve olacak şeyler, kurulan atmosferden anlaşılır. Atmosfer bu anlamda pek çok fazlalığın önüne geçer. Öyle etkileyici bir atmosfer yaratılır ki, orada hiçbir şeyin söze dökülmesine gerek yoktur, söylenmek istenen her şey söylenmiştir. Bir başka deyişle söylenmesine gerek kalmadan ayan edilmiştir. Söz artık fazlalıktır, anlamsızdır ve anlatıma yüktür.
Girift kurgu, örtük içerik

Modernist hareketin ABD’deki temsilcisi William Faulkner; James Joyce ve Virginia Woolf’un yaklaşımlarının yeni bir tonu olarak tıpkı onlar gibi romana, öyküye yeni bir bakış açısı getirmiştir. Bilinç akışını kimi romanlarında, öykülerinde uygulamakla birlikte, asıl yeniliği, gerçek, zaman, atmosfer ve bakış açısı konularında belirginleştirmiştir.
Modernistler (Proust, Joyce, Woolf, Faulkner, Kafka, Beckett) öncelikle gerçekliği farklı anlamda kullanarak tümüyle değiştirmişlerdir. Modernistlere göre, dışsal gerçeklerden yola çıkmak her zaman yanıltıcıdır. Oysa ruha bakıldığında, insanın ele avuca gelmeyen bambaşka, giz dolu bir varlık olduğu anlaşılacaktır. Bu yüzden insani gerçeklere, olaylardan yola çıkılarak değil, içsel serüven izlenerek ulaşılabilir. Bu ise gerçeklerden kaçış değil, bir ileri aşamaya geçiş, gerçeğin yeni tanımıdır. Modernistler ayrıca geleneksel kurgu anlayışını, özellikle gerçekliği yansıtış, zaman ve mekân kullanımı ve bakış açısı anlamında yeniden yorumlarlar. Bilinçaltını, imgeleri, simgeleri anlatıma katarak, okurdan daha fazla dikkat ve çaba isteyerek, zor ama nitelikli bir kurmaca dünya sergilediler.
Bu özelliklerin tümünü Faulkner’da görmek mümkündür. Öncelikle gerçeğin aktarımı onun eserlerinde bambaşka bir biçime dönüşmüştür. “Gerçek giriftse biçim de girift olacaktır. Gerçek ancak bu biçimle gösterilebilir” diyen Faulkner, karmaşık bir yapı, zor/girift bir kurgu, örtük bir içerikle yazmayı tercih eder. Parçalanmış dünyanın karmaşası ve kaosu içinde kurguyu da bu dünyaya denk düşen bir çıkışsızlık, kaosla oluşturur. Eserleri için getirilen, zor okunuyor, anlaşılmıyor eleştirilerine şöyle cevap verir: “Ben anlattığınız hikâyenin kendi tarzını yarattığına, kendi tarzını mecbur bıraktığına inanıyorum. Bunlar gerçek anlamda numara ya da hile değil; öyle görünebilirler ve yazar aynı numarayı tekrar kullanabilir ama bu yöntem numara olduğu için değil, işe yaradığı için başvuruyordur.” Ona göre, “Hiçbir yazarın anlaşılmaz olmak adına anlaşılmazlık yapmaya vakti yoktur. Sebebi o an anlatmaya çalıştığı hikâyeyi anlatacak daha iyi bir yol düşünememesidir.”
Faulkner’ın zor okunmasının arkasında biraz da “zaman” yaklaşımı yatar. Eserlerinde tıpkı diğer modernist yazarlarda olduğu gibi düz, kronolojik bir sıra izlenmez. Geçmiş, gelecek, içinde bulunulan ân iç içe geçmiştir. Zaman parçalanır, ileri ve geri gidişlerle zamanın kronolojik yapısı alt üst olur. Görüntüler, sözler, anılar, zamansal değil, mantıksal daha doğrusu dramatik bir sırayla dizilir. Öyküsel zamanda (şimdi) çok önemli şeyler olmaz. Her şey geçmişte yaşanmış ve geçmişin iz düşümleri şimdiki âna yansımıştır. Bu bir anlamda insanın geçmişini yeniden yaşamasıdır. Geri dönüşlerle, hâlihazırdaki geçmişin izleri, çağrışımları, etkileri anlatılırken, yaşanan ve geçmiş, zihinde âdeta birbirine karışmıştır. Nesneler, görüntüler bireye bir şeyler çağrıştırırken, içinde bulunulan ân, geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan olayları anlamaya kapı aralar.
Faulkner eserlerinde üç şeyi gözettiğini söyler: “bütünlük”, “tutarlılık” ve “vurgu”. Gerçekten de bunlar bir eserde bulunması gereken üç temel özelliktir. Bunu Faulkner’ın bütün eserlerinde görmek mümkündür.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Hikâyenin ne işe yaradığı, varoluşumuzda neye denk düştüğü, neleri üstlendiği hâlâ cevabı aranan sorular. Kendi adıma varlığımızı hikâyelerle inşa ettiğimize, bir özne olarak kâinatı dolduran her şeyden ayrıştığımız andan itibaren, öz benliğimizde daha derinlere doğru bir tür geri çekilme hamlesi yaptığımıza inanıyorum.

Ülkemizde son yıllarda en çok gündeme gelen yazarlardan biri Uzak Doğulu yazar Han Kang olmalı. Layık görüldüğü Uluslararası Man Booker Ödülü dışında yurtdışındaki çeviri -hadi böyle adlandıralım- “skandalıyla” da gündemden düşmedi yazar ve İngilizceye çevrilen ilk kitabı Vejetaryen.

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.