Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bayan Behn, Bu Çiçekler Size…



Zayıf
Toplam oy: 11
“Bütün kadınlar birleşip Aphra Behn’in mezarına çiçekler serpiştirmeliler, çünkü akıllarından geçen her ne varsa yazıya dökme hakkını kadınlara kazandıran odur,” diyor Virginia Woolf, bir çeşit manifesto niteliği taşıyan ünlü eseri Kendine Ait Bir Oda’da.

Oyun yazarı, şair ve çevirmen Aphra Behn, sadece İngiltere’nin değil, belki de dünyanın ilk “profesyonel” yazarı. Hayatını yazıyla kazanan ilk kadın olarak tarihe geçen Bayan Behn’den önce yaşamış kadın yazarlar ve şairler hiç kuşkusuz vardı ama onlar aristokrat ya da zengin ailelere mensup olduklarından, paraya ihtiyaç duymamışlar, salt kendi zevkleri için yazmışlardı. Eserlerini ancak “Bir Hanım” gibisinden anonim adlarla yayınlayabilen bu isimsiz yazarlar kitaplarının başlarına da türlü çeşit özürler içeren garip önsözler koymuşlardı. Aphra Behn ise bütün bu hanımlardan farklıydı; ne izin istiyordu, ne de yazma heveskârlığından ötürü okurlarından özür diliyordu.

Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’da anlattığına göre, orta tabakadan gelen bu parlak zekâlı kadının “avam sınıflara özgü” bir mizah duygusu, canlılığı ve hayran olunacak bir cüretkârlığı vardı. Kocasının ölümünden sonra beş parasız kalmış, geçimini sağlamak için de çeviri yapmaktan ve yazmaktan başka yol bulamamıştı. Yazmayı bir kadın için vakit öldürme ya da boş zaman doldurma uğraşı olmaktan çıkarmıştı Behn ve bir kadının yazı yazarak pekâlâ para da kazanabileceğini kanıtlamıştı.
Bu sayede sonraki yüzyıllarda da sayısız kadın, çeviri yaparak ya da yazarak evlerini geçindirdiler. Bu kitapların şahane işler oldukları iddia edilemezdi, dönemin klişelerinden beslenen, sıkıcı ve didaktik metinlerdi genellikle ama onları önemli kılan da iyi yazılmış olmaları değil, yazılmış ve yayınlanmış olmalarıydı zaten. Orta sınıftan kadınların kendilerine bir geçim kaynağı yaratmak adına yazmaya başlamasını tarihin en önemli hadiselerinden biri sayan Virginia Woolf’a göre bu öncü kadınlar olmasaydı eğer, Brontë Kardeşler, Jane Austen ve George Eliot da yazamazdı. Tıpkı Marlowe olmadan Shakespeare’in, Chaucer olmadan Marlowe’un ve öncülü sayılacak bütün o unutulmuş şairler olmadan Chaucer’ın yazamayacağı gibi…
Woolf’la devam edelim: “Çünkü başyapıtlar tek başlarına, başkasının yardımı olmadan doğmazlar. Yüzyıllardır var olan ve insanların bir arada yaşamasıyla gelişen ortak düşüncenin sonucudur onlar, böylece kitlenin deneyimleri tek bir seste birleşir. Bu yüzden Jane Austen, Fanny Burney’in mezarına bir çelenk koymalı, George Eliot da Eliza Carter’ın, sabah erkenden uyanıp Yunanca çalışabilmek için karyolasına çıngırak takan o cesur yaşlı kadının iri yarı gölgesine saygılarını sunmalıydı. Şimdi de bütün kadınlar birleşip Aphra Behn’in mezarına çiçekler serpiştirmeliler, çünkü akıllarından geçen her ne varsa yazıya dökme hakkını kadınlara kazandıran odur.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.