Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Can Sıkıntısına Karşı Portatif Edebiyat



Şahane
Toplam oy: 72
Kitapta, modernist dönemin ilk yarısında yaşamış önemli yazarların yeniliğe ve edebiyata saplantılı aşkları, karanlığa sempatileri, arsızlık sanatında yetkinlik düzeyine ulaşmalarını sağlayan doğal kabiliyetleri ve elbette her birinin özenle muhafaza ederken bir yandan da dehşetle uzak durmaya çalıştığı tekinsiz ikizleri var.

İspanyol yazar Enrique Vila-Matas yola gazeteci olarak çıkmış, hem de dünyaca ünlü şahsiyetlerin röportajlarını çevirerek. İlki bir Marlon Brando röportajıymış. Genç Vila Matas, editörüne İngilizce bilmediğini söylemeye utandığı için, oturup hem soruları hem de cevapları yazmış. Uydurmuş anlayacağınız.

 

 

Bir süre böyle idare ettikten sonra, daha da beter bir durumla karşılaşmış. Bir gösteri için Barcelona’ya gelen Rudolph Nureyev’le röportaj yapması istenmiş. Yarım yamalak da olsa İngilizce konuşmayı öğrenmiş aslında, ama iş soru sormaya, çatır çatır cevapları almaya gelince gene dili tutulmuş. Öyle olunca da mecburen eski usule dönmüş. Hem bu kez ünlü baletle gidip bizzat konuştuğunu söylemiş.

 

Böyle böyle piyasada “genç röportajcı” olarak isim yapmışken, bu kez Anthony Burgess’la konuşması gerekmiş. “Vakit yok” demiş kendi kendine ve o gece sabaha kadar uyumayıp Burgess’la Vanguardia gazetesi için “hayali” bir röportaj yapmış. Söylemeye lüzum var mı, röportajın hayali olduğunu bir tek kendisi biliyormuş.

 

Derken sıra Patricia Highsmith’e gelmiş. “Nasılsa röportajlarında kayda değer şeyler söylemiyor” demiş ve bu “yeni” röportajı da kendisi yazmış. “Ripley gibiydim” diye anlatıyor. “Katiller bir kez cinayet işledikten sonra artık duramaz ve öldürmeye devam ederler ya, aynı öyleydim. Kötü bir şey yaptığımı da düşünmüyordum. Bir Katalan yazarın, ‘Son röportajında tam bir geri zekalı gibi konuştuğuna bakılırsa, Marlon Brando kafayı yedi besbelli’ dediğine şahit olunca, resmen yıkıldım. Eleştirilen kişi Brando değildi, bendim. Yerden yere vurulan benim metnimdi.”

 

Bir süre sonra, aslında kurmaca yazmak istediğini, içindeki roman ve öykü yazma arzusunu uydurma röportajlarla tatmin ettiğini anlamış. Ve bütün bu işlerden uzaklaşıp kurmacaya vermiş kendini.

 

Gelin görün ki, ne yazacağını bulması epey zaman almış. Sonunda bir gün Peter Handke’nin Kısa Mektup, Uzun Veda romanını okumaya başlamış. (Aylak Adam Yayınları) “Kitabın kahramanı Amerikalı yönetmen John Ford’u ziyaret ediyor, Ford da ona çökmekte olan evliliğine dair nasihatler veriyordu” diyor. “İşte o kitabı okurken anladım: Hemingway ya da Kafka gibi gerçek kişileri yazdıklarımın içine yerleştirebilir, dahası hikayelerimde onlara yapmadıkları şeyleri yaptırabilir, hiç söylemedikleri sözleri söyletebilirdim.”

 

İşte yazarın, bizde yeni çıkan Portatif Edebiyatın Kısaltılmış Tarihi de dahil olmak üzere, neredeyse tüm eserleri bu fikirden doğmuş. Kitabın odağında kendilerine “Shandies” diyen bir topluluk var. Tahmin edebileceğiniz gibi, adlarını 18’inci yüzyıl İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Laurence Sterne’ün benzersiz romanı Tristram Shandy’den alıyorlar. İlkeleri de o kitaptan: “Ciddiyet, zihnin kusurlarını örtmek için bedenin başvurduğu esrarengiz bir tutumdur.”

 

Shandies denen gizli örgütün dadacılar gibi şakacı, fütüristler gibi aşırılığa meyilli, sürrealistler gibi düzenbaz üyelerinin ortak özellikleri birer “taşınabilir edebiyat meraklısı” olmaları. Aralarında kimler yok ki: Duchamp, Tristan Tzara, Aleister Crowley, Scott Fitzgerald, Walter Benjamin, Federico García Lorca, Man Ray, Maurice Blanchot, güzeller güzeli Georgia O’Keeffe… Anlatılanlar elbette kurmaca ama ayrıntılar çok gerçek.

 

Tavsiye ederim. Edebiyatın büyük ideallerin yanı sıra, biraz da can sıkıntısını şifalandırmak için icat edildiğini unutmazsanız, çok eğlenebilirsiniz.

 

 

PORTATİF EDEBİYATIN
KISALTILMIŞ TARİHİ

Enrique Vila-Matas
ÇEV: Emrah İmre
CAN YAYINLARI 2018

 

 


 

Siz hiç Odradek gördünüz mü?

 

Portatif Edebiyatın Kısaltılmısş Tarihi’nde Franz Kafka’nın meşhur Odradek’i de var. Kafka’nın Evin Beyinin Tasası öyküsünde anlatılan küçük, garip bir yaratık Odradek. Zararsız görünen, o yüzden de hayatımızda kalmasına izin verdiğimiz gereksiz ayrıntıları simgeliyor.

 

Kafka’nın anlatımıyla Odradek, evin şurasında burasında; tavan arasında, sofada, merdivenlerde, koridorlarda oyalanıyor. Başka evlere de gittiği için aylarca görünmediği oluyor. Yıldız şeklinde bir iplik makarası görünümünde. Üzerine iplik sarılmış gibi duruyor gerçekten. Çesitli cins ve renkte, kopuk, eski düğümlerle tutturulmuş, aradan arapsaçı gibi birbirine dolaşmış iplik parçaları sarkıyor. Kafka’ya göre, bir zamanlar sağlammış da şimdi kırılmış, parçalanmış gibi ama gene de kendine has bir bütünlüğü var. Öte yandan, olağanüstü bir çeviklikle hareket eden Odradek’i yakalayan, dolayısıyla ayrıntılarını yakından görebilen yok.

 

Max Ernst’ün çizgileriyle Odradek

 

 


 

 

Walter Benjamin, sıkıcı olmayan kitapları özgür bırakıyor

 

Enrique Vila-Matas, Walter Benjamin’e geleceği parlak, sıkıcı, bunaltıcı, minyatürleştirilse bile bavula sığmayacak kitapları anında tespit edecek bir makine tasarlatıyor. Hayli karmaşık olan bu makine, geniş açı mercekler, odaklanma aygıtları, bakır halkalar, oval silindirler, madeni düğme ve tıkaçlar, mıknatıslı iğneler, somun ve cıvatalarla donatılmış.

 

Walter Benjamin’a göre, makinenin tasarımı için bir ay yeter. Görünüşe bakılırsa, metinleri yüklemek için kitaplar silindir şeklinde bir hazneye yerleştirilecek, burada devasa yuvarlak bir mercek tarafından incelenecek. Portatif, yani okumaya değecek olanlar derhal siyah bir silindirden geçip özgür bırakılacak. Yere dik açıyla konumlanan bu ağır silindirin en tepesinde, üzerinde YÜCE ÜSLUBA KARŞI yazılı küre şeklinde koca bir ampul bulunacak, ampulden yayılan mavi ışığı gündüz gözüyle bile görmek mümkün olacak. Makinenin heyecanlı titreşimleri yüzünden ampul birkaç saliseliğine söndüğünde camının renkli olmadığı, ışığın kendisinin mavi oldugu açıkça görülebilecek. Derken ışık, makinenin tepesine 27 dilde, YAŞASIN VERMEER ifadesini yazacak, böylelikle az önce özgürlüğüne kavuşmus bütün kitapları coşkuyla selamlamış olacak.

 

 


 

 

Bu bir bavul değildir!

 

Bakın ama bu gerçek. Marcel Duchamp’ın Boîte-en-valise, yani “bavuldaki kutu” adını verdiği nesne de kitapta yer alıyor. Bu aslında sanatçının eserlerinden 69 röprodüksiyonu barındıran bir minyatür sanat galerisi. Duchamp 1935-1940 arasında bu bavullardan 20 adet yapmış, her birine de bir adet orijinal eserini eklemiş. Şimdi bazı müzelerde, dünyaca ünlü koleksiyonlarda yer alıyor

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.