Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Edebiyat Büyülü Müdür?



Şahane
Toplam oy: 20
Eski “destansı yazar” imajı son buldu. Günümüz yazarı ulaşılır, kolay iletişim kurulabilir biridir. Oysa destansı yazar mitolojik karakterde biriydi. Aklımıza Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Hemingway’i, Joyce’u, Kemal Tahir’i, Tanpınar’ı getiren destansı yazardan bahsediyorum, yaptıkları her işte bir “fazilet” aradığımız isimlerden…

Edebiyat gerçekten büyülü müdür? Bunu epeydir düşünüyorum. Kendi adıma, edebiyatın beni bazen büyülediği, bazen neşelendirdiği, bazen üzdüğü, bazen düşündürdüğü vaki… Yine de kesin bir yargıdan yola çıkarak “edebiyat büyüleyicidir” diyemiyorum. Peki ya okumak en faziletli eylem midir? Bu konuda da büyük konuşmak istemem, hiç de değil. Öte yandan evet okumanın faziletli eylemlerden bir eylem olduğu inancındayım. Hayatta hiçbir zaman büyük ve kesin yargılara inanamadım gitti. Hadi beni geçtik de, diğer insanlara ne oluyor böyle. 

 

Bir kültür programında izlediğim bir yazar, okumanın faziletini öyle bir parlatıyor ki, içimden “yok artık” diyorum. Okumak, yazmak hakkındaki kesin yargılar ilk ne zaman oluştu doğrusu epeydir merak ederim. Merakımı bastıracak eserler de okumadım değil. Mesela bu aralar Can Yayınları’nın Kırkmerak serisinden çıkan kitaplara meftunum. Mustafa K. Erdemol’un Kitap Kokusu kitabı da öyle. Kitaba duyulan ilgiyi, kütüphaneler ve kültürler arası bir atlas hazırlar gibi ele almış Erdemol. Alberto Manguel’in daha önce yayınlanan kitapları da öyleydiler. İlgili okura küçük küçük kültürel kazılar yapma imkânı verdiler. Benim kitap üzerine kitapları okuma alışkanlığım daha da önce, Borges’in metinlerini okurken gelişti. O zamanlar Borgesyen diyebileceğimiz metinleri okuyanlar (Manguel de Borges kör olduğunda ona kitap okuyanlardan biridir. Hatta Borges’in Evinde diye ülkemizde de yayınlanan enfes bir kitabı da vardır) çok azdı. Ortalama okura hitap etmezdi Borgesyen metinler. Yazmaya uğraşan, yazan ya da doğrudan ilgili okurlar peşine düşerdi bu kitapların.

 

Sahi ne oldu da, okumak ile ilgili metinler ilgi çekmeye başladı…

 

Umberto Eco ve Jean Claude Carriere’nin karşılıklı sohbetlerinden oluşan Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın adlı okumaktan çok keyif aldığım kitapta önemli bir cümle sarf ediyor Eco; “Her okuma kitabı değiştirir elbette, tıpkı yaşadığımız olaylar gibi. Büyük bir kitap daima yaşar, bizimle birlikte büyür ve yaşlanır, asla ölmez.” Sanırım Eco’nun dediği “büyük kitaba” daha da yaklaştı okurlar. Hatta her okur artık bir yazar olarak karşımıza çıkmaya başladı. Yazmanın ve yayınlamanın kolaylaşması, yayınevlerinin çoğalması, kitabevlerinin ve internetten kitap satışının artması, çeviri destekleri gide gide “yazar” dediğimiz karakterin tipolojisini de değiştirdi. “Hayatımı yazsam roman olur”cuların yerini, “Aklımdaki hikâyeyi yazsam olay olur”cular aldı.

 

 


 

 

BİR ALINTI

 

JOHN FOWLES-AĞAÇ VE DOĞANIN DOĞASI


İyi filozoflar gerçeğin kaosunu budarlar ve sabit biçimlere sokarlar, böylece onu değerli ve lezzetli meyveler vermeye zorlarlar - en azından teoride.

 

 


 

 

 

Posterleşme tehlikesi

 

Eski “destansı yazar” imajı son buldu böylece. Günümüz yazarı ulaşılır, kolay iletişim kurulabilir biridir. Oysa destansı yazar mitolojik karakterde biriydi. Aklımıza Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Hemingway’i, Joyce’u, Kemal Tahir’i, Tanpınar’ı getiren destansı yazardan bahsediyorum. Yaptıkları her işte bir “fazilet” aradığımız isimlerdir onlar. Tam da bu sebepten “posterleşme “tehlikesiyle karşı karşıyalar şimdilerde. Bazı günümüz dergileri kendi edebî görüşüne yakın bulduğu bazı yazarları seçip, onların yazdıklarını ayıklayarak ortaya çıkarttıkları aforizmaları posterleştiriyorlar. Turgut Uyar gibi günlüklerinde her şeyden sıkıldığını söyleyen bir anti-sosyalden “eylemci” bir şair çıkarttılar. Hayatını edebiyat tarihine adamış, yazdığı her metinde Doğu-Batı çıkmazı karşısında çözümler aramış. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bir romantik, Türkiye ile ilgili fikirlerini derin bir entelijansiya eleştirisi üzerinden yazmış Oğuz Atay’dan postmodern romancı… Say say bitmez.

 

Roman ve hikâyedeki tipler de değişti. Edebiyat, o tipler eliyle hayatın bir yansıması, bir mizacın bir karakterde birleştiği halleri anlatmada basit bir araçtı sadece. Kabul edelim ki roman 19. yüzyılda en büyük çağını yaşadı. Raskolnikov ya da Goriot Baba gibi iddialı tipler yok artık, kendi sıradanlığı içinde boğulmuş küçük karakterler var. Modern romanın kutsal kitabı olan Ulysses epi topu bir günde geçiyor zaten, Mr. Bloom da gerçekten sıkıcı bir adam.

 

Düğüm de buradan kopuyor. Okumak, yalnızca “bizim edebî görüşe” yakın yazarları okursan “faziletli.” Yalnız bizim sınıfa hitap eden yazarı okursan “büyüleyici.” Diğerleri “eh işte.” Fikirde, sanatta karşımıza çıkan keskin yargılar, yazarları ve şairleri posterleştirdi.

 

Büyük yazarların posterlerini astığımız düşünce hayatının altı artık basitleşiyor. Bir meselenin, bir fikrin, bir edebi metnin posteri yapıldığında, onu artık herkesin yapabileceği inancı da ortaya çıkıyor. Yanlış anlaşılmak istemem. Elbette herkes “edebiyat yapabilir.” Yalnızca yaptığının edebiyat olduğuna bizi ikna etmeye çalışmasın yeter.

 

 


 

 

YENİDEN BASILSA KEŞKE

 

Epeydir aklımdaydı, Murat Belge’nin Sanat Edebiyat Yazıları –II kitabını okurken hatırladım. Ne zamandır Ataç’ın Sözcükleri adlı Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı kitabı arıyordum. Öyle internetten falan da sipariş vermeyi sevmem. Bir sahaf gezisinde, bir başka kitabın peşinde dolanırken karşıma çıksın isterdim. Çıktı da. Keyifle karıştırdım tekrar. Neden keyif aldığımı merak ediyorsunuzdur. Anlatayım… Dilde sadeleşme, Öz Türkçe gibi meseleler eskiden beridir ilgilendiğim alanlar. Çünkü gerçekten komik. Yani otobüse “çokoturgaçlıgötürgeç” demenin komikliği bir yere kadar.

 

Yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulunmasında bir gariplik görmüyorum. Ama illa da dilimizdeki Farsça, Arapça kelimeleri ayıklayacağız diye niye kendimizi bu kadar komik duruma düşürmüşüz, anlamam. Öz Türkçe, en çok da Nurullah Ataç’ın ilgi alanına girer. Murat Belge kitabında Ataç için eleştirmen demekte zorlanmış. Tamamen aynı fikirdeyim. Ataç’ı okuduğunuzda karşınızda bazı meselelere fazla takmış bir denemeci bulacaksınız. Zaten günümüz okuru için artık pek de bir şey ifade etmiyor Ataç. Yine de Ataç’ın Sözcükleri kitabı bir anı olarak, Öz Türkçeciliğin ne mene bir sapkınlık olduğunu anlamak için okunabilir.

 

Konuyla ilgili şöyle diyor Ataç: “Konuşma dilimizin sıcaklığı kelecilerde olmadığını anladım. Bir yandan da dilimizin öz köklerine dönmesi gerektiğini anlamıştım. Direneceğim bu yolda; şey’i, kadar’ı, nasıl’ı bile kullanmadan, yalnız Türkçe kelecilerle yazmağa çalışacağım. Gene de yazılarımda yabancı keleciler bulunuyorsa, bilisizliğimdendir, onları Türkçe sanıp da kullanmışımdır; göstersinler onları da bırakırım.”

 

Ne dersiniz, komik değil mi?

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İnsan karakter özellikleriyle tanınır daha çok. İnsanın kelimeleri, yürüyüşü, dinleyişi, konuşması hepsi birlik olup karakter denilen hususiyetler toplamını oluşturur. Dil de bir karakter taşır sonuçta. Her dilin ayrı bir karakteri vardır. Çünkü dil, konuşulan ağızlarda, susulan gönüllerde bir kimliğe, bir aidiyet bilincine dönüşür daha çok.

Dünya tarihini değiştiren, konumuzla alakalı en önemli icatlardan biri yazı ise diğeri kuşkusuz matbaadır. Matbaa denildiğinde de akla gelen ilk isim 3 Şubat 1468 yılında hayata gözlerini yuman Johannes Gutenberg’tir. Modern matbaacılığın babası olan isimden önce de matbaa Çin’de yüzyıllar öncesinde kullanılıyordu.

Gerçek, dört unsur kadar hayatidir pratik yaşamda. (Nasıl da tutunuruz ona!) İnsan kendisi için işe yarayan bir gerçeklik versiyonundan (makul bir iş, makul bir evlilik, makul bir çocuk, makul ölçekte çekişmeler, dedikodular, hazlar, keşifler ve yarışlardan) memnun olmadıkça nevroz ataklarıyla boğuşur durur.

Günümüz çocuklarının hafızasında biriken hikâyeler her geçen gün azalıyor. Hikâyesiz büyüyen çocukları bekleyen tehlikelerden söz etmenin sırası değil şimdi. Ama şu kadarını söylemek bile yeterli olacaktır: Geçmişe ait anısı ekran ışığından ibaret olan çocuğun geleceği aydınlık olamaz. Bu yüzden çocuklarımızla anı biriktirmek, onlarla konuşmak, hayatı yaşamak ve deneyimlemek önemli.

Bisikletin hayatımıza girişi oldukça erken bir tarihe uzanır. Ancak kırsal kesimde, Anadolu’nun ücra yerlerinde yaşayan çocuklar için bisiklet, yalnızca hayaldi bir zamanlar.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.