Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Gerçek ve Muhayyile Arasında Osmanlı: İki Cihan Âresinde




Toplam oy: 28
Kafadar, uç bölgelerinin kendilerine has giriftliğini, geleneklerini ve merkez ile ilişkilerini göz önünde tutarak destanlar ve menakıpnamelerden emsaller veriyor…

 

“Osmanlı nasıl kuruldu?” sorusu zaman zaman nükseden bir merak nedeniyle –bilhassa Ortaçağ ile ilgilenen- tarihçilerin gündemine gelir (1930’lar ve 80’lerde iki defa moda oldu). Osmanlı’nın nasıl kurulduğu sorusu önemlidir çünkü “İslam ve Bizans coğrafyaları arasında, sadece fiziksel olarak değil, siyasi ve kültürel olarak da iki dünya arasında bir uç mevkiine yerleşmiş küçük bir beyliğin, kendisini dünya Müslümanlarının lideri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi olarak gören merkezileşmiş bir imparatorluğa nasıl dönüştürdüğü?” hâlâ gizemini korur. Belki de cevap, kuruluş dönemindeki siyasi, coğrafi veya askeri kimi ayrıcalıklarda olabilir? Ne kadar meraklı ya da ilgili olursa olsun ‘Osmanlı Beyliği’ ile ilgilenen müellif neredeyse müelliflerin en şanssızıdır. Zira ele aldığı kaynakların büyük bölümü otantik değil; 15, 16 ya da daha sonrasındaki yüzyıllarda yazılmış kronolojiler ya da yeniden üretilmiş destanlar ile menakıpname gibi sözlü kültür ürünleridir. Bu eserlerin yazarları hem çok geç bir tarihte kulaktan dolma bilgileri kâğıda geçirmişler, hem de kimi karartma ya da abartma gibi ‘ideolojik’ dokunuşlardan kendini alıkoyamamışlardır. Tabii bu gerçekler, sözgelimi Aşıkpaşazade’nin hiç de güvenilmemesi gereken bir kaynak olduğunu göstermiyor; sadece birincil kaynak sorunu teşkil ediyor ve olabildiğince temkinli yaklaşmak gerekiyor.

 

Yazının konusu değil ama boşlukta kalmaması için önce sorup sonra cevaplandırayım: Peki, elimizde Osmanlıların erken dönemiyle ilgili neden hiç yazılı kaynak bulunmuyor, bunlar İkinci Murad’a kadar okuma yazma bilmeyen çok cahil adamlar mıydı acaba? Bu noktada kişisel görüşüm önemliyse eğer; ben buna ihtimal vermiyorum: Dâvûdu’l-Kayseri’den İznik’te müderris olarak faydalanmış ya da 1324’te vakfiyesini Farsça yazdırmış bir ‘beylik’ için “okuma yazma bilmeyen cahil adamlar” demek haksızlık olur. Sorunun cevabını Yılmaz Öztuna Bizanslı tarihçi (Türkçe de bilir) Mikhael Doukas’tan alıntılayarak veriyor: 1402 Ankara Savaşı sonrası Timur, torunu Muhammed Sultan’ı Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi’yi kovalamakla vazifelendiriyor. Muhammed Sultan Süleyman’ı yakalayamasa da Bursa’dan yüklüce ganimet alıyor ve arşivi de yakıyor… Öyleyse elimizdeki ‘ikincil’ kaynakların hep Fetret ve sonrasında yazılmış olmasına şaşmamak gerekiyor.
Osman’ın göğsünden bir ağaç çıkar…

Tarihinizde eğer –Osmanlı Kuruluş döneminde olduğu gibibir boşluk varsa ve elinizden bir şey gelmiyorsa yapmanız gereken ilk iş sızıntıyı beklemektir. “Osmanlı gücünün doğuşu hakkında Herbert A. Gibbons’ın 1916’da kaleme aldığı kitap” da tam olarak bu sızıntıyı temsil eder. Gibbons’a göre Osmanlılar gibi başarılı bir siyasi teşekkül ‘Asyalılar’ tarafından kurulmuş olamaz. Olsa olsa ihtida etmiş Bitinyalı (Doğu Marmara) Bizanslılar (çoğunluğu merkezle kavgalı muhalif Rumlar) kurmuştur! Eserini milliyetçiliğin zirvede olduğu 20.yy başında kaleme alan Gibbons, Osmanlıların ilk kroniklerinde anlatılanları elbette yemez ama nedense herkesçe bilinen ve bu kroniklerde de yer alan rüya motifini (hani Osman’ın göğsünden bir ağaç çıkar… Sonra Edebali’ye anlatır) kullanarak Osman’ın aslında bir Pagan olduğunu; bu rüyanın da İslam’a geçişi sembolize ettiğini söyler. Herbert A. Gibbons’ın çalışması gene de ‘ictihad kapısının açılmasına’ vesile oldu. Fuad Köprülü ve Paul Wittek gibi iki âlim 1930’larda kendi tezlerini ortaya koydu. İki âlim de Gibbons’ı tenkid ederek Osmanlıların Türk-İslam kaynaklarını vurgulasa da Kayı tezi ve ‘aşiret – gaza tezi’ noktasında ayrıştı. Sözgelimi Köprülü, Köse Mihal gibi mühtedi savaşçıların sayısının çok az olduğunu iddia ederken, Wittek Menteşe Beyliğine katılan Bizanslı denizcileri örnek vererek uç muhitlerinin ruhunu yansıtan ‘herkesin dâhil olabildiği gaza birliğinin’ altına çizer.
Osmanlılar nasıl ortaya çıktı?

Yıllar içerisinde Osmanlı kuruluş dönemiyle ilgili Lindner, Imber, Kaldy Nagy gibi tarihçilerin de eserler üretmesi sonucu birçok tez oluştu. Bu tezlerin çoğu siyah ile beyaz arasında gidip geliyor. Mesela Lindner, ilk dönem Osmanlıların dini lakaytlığı nedeniyle ‘gazi’ olamayacaklarını iddia ediyor. Yani onlardan kitabi/ortodoksi neredeyse mekanik hamleler bekliyor. Imber ise sonradan üretilen kroniklerin baştan sona uydurma olduğunu –kim bilir neden- büyük bir güvenle söylüyor. Halil İnalcık sentezinden sonra ilk dönem Osmanlılar ile ilgili –naçizane gördüğüm- en doyurucu çalışma Cemal Kafadar’ın İki Cihan Aresinde adlı çalışması. Bunu, Osman Bey dönemi ile ilgili bir kitabı olan Sencer Divitçioğlu da özellikle vurguluyor. Harvard’da ders de vermiş Kafadar’ın çalışması bütünde öncelikle herkesi esnekliğe davet ediyor. Zira Osmanlılar böyle bir ortamda doğdu: Uç bölgesinde. Kafadar, uç bölgelerinin kendilerine has giriftliğini, geleneklerini ve merkez ile ilişkilerini göz önünde tutarak destanlar ve menakıpnamelerden emsaller veriyor… Osmanlıların kendi ürettiği kaynakları da ele alarak tabiri caizse hem çağdaş hem de modern çalışmaları büyük bir sorguya tabi tutuyor. Hem gerçekte hem de muhayyilede kurulan Osmanlıları göz önüne seriyor. Osmanlıların nasıl ortaya çıktıklarını ve kim olduklarını bilmek zorundayız. Çünkü bu mesele entelektüel boyutta bir ‘kimlik’ meselesidir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.