Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kazancakis'in izinde bir Ege güzellemesi




Toplam oy: 26
Bir Ege Macerası’nda Çetin Kent, çok sevdiği yazar Kazancakis’e ait izleri yakalamak uğruna bütün bir Ege tarihini tavaf ediyor. Yine de Ege’yi ele alışında Kazancakis’e katılmadığı bazı noktalar var ve bunu esprili ve doğal bir dille ifade ediyor.

 

 

Üzerimizde etkisi büyük olan yazarların yaşamlarını da merak ederiz. Doğduğu, büyüdüğü coğrafyayı, kültürü ayrıntılarıyla bilmek isteriz. Ömrünün geçtiği şehirleri, yürüdüğü sokakları, hatta ebedi mekanları olan mezarlarını ziyaret etmek bizim için yazara olabildiğince yaklaşmak anlamına gelir.

Bir yazarın peşinde bilmediğimiz bir kenti gezmek önemli bir motivasyon kaynağı. Asıl amacı yazarın izini takip etmek olan böylesi seyahatler bir sürü maceraya da gebe. Elbette Avrupa’da yaygın olan -Joyce’un izinde Dublin, Kafka’nın Prag’ı vb. - yazar turlarından bahsetmiyorum. Gerçi bu tür paket turların daha az yorucu ve zamandan tasarruf olduğu bir gerçek; ancak burada belli başlı güzergahlar dışına çıkamamak kişiyi kısıtlıyor. Benim asıl sözünü ettiğim, tek kılavuzu kitaplar ve şehir haritası olan; sora sora adreslerin bulunduğu, yolda bin bir türlü hikayeye denk geldiğimiz seyahatler. Yazarı anlamak biraz da memleketinin gündelik yaşamına dahil olmakla mümkün çünkü.
Yol arkadaşları Homeros, Herodot, Halikarnas Balıkçısı
Çetin Kent’in “Kazancakis’in İzinde” alt başlığı ile yayımlanan Bir Ege Macerası kitabı tam da böyle bir seyahati anlatıyor. 18 Eylül 2006’da Çeşme’den Girit’e doğru yola çıkan Kent’in amacı çok sevdiği Kazancakis’in doğduğu eve, gençliğini geçirdiği sokaklara, kitaplarında bahsettiği mekanlara giderek yazara yaklaşmak, bir tür vefa borcunu ödemek. Sırtına taktığı içi kitap dolu çantasıyla önce Pire’ye, oradan Atina’ya ve nihayet Girit’e giden yazar, Kazancakis’e ait izleri yakalamak uğruna bütün bir Ege tarihini tavaf ediyor. Ege’nin onlarsız düşünülemeyeceği Herodot’u, Homeros’u, Halikarnas Balıkçısı’nı da yanına yol arkadaşı alıyor.
Yunanlı ünlü yazar Kazancakis Girit Kandiye doğumlu. Kendisi de yaşamı boyunca gezgin olan Kazancakis belli ki Çetin Kent’e ilham olmuş. Kent, Zorba ve Kazancakis’in hayali ile birlikte Kandiye’ye kadar tüm Ege’yi adım adım geziyor. Tıpkı Zorba romanında Kazancakis’in insanın ve özgürlüğün peşine düştüğü gibi, Kent de Kazancakis’in izinde uygarlığın köklerini arıyor, sorguluyor. Bunu yaparken tarihten ve edebiyattan bolca yararlanıyor, her ne kadar Ege’nin bütün anlatılardan daha fazlası olduğuna inansa da. Seyahat, Zorba ile Kazancakis’in tanışma noktası olan Pire’de başlıyor. Çetin Kent, her bir uğrak noktasında geçtiği yerlerin bilinen ve bilinmeyen tarihine ve mitosuna parantez açmayı ihmal etmiyor. Örneğin Pire’de İkinci Dünya Savaşı sırasında açlıktan kırılan Yunan toplumuna yardımda bulunmak için Türkiye’den sefere çıkan Kurtuluş gemisi bunlardan biri. Kurtuluş’un hikayesi Kent’e göre, Yunanistan ile Türkiye arasında yıllarca süren anlamsız düşmanlığı göstermesi bakımından çok kıymetli. Hastalara ilaç, doktor, gıda yardımı sivil halk için bir nefes oluyor.
Pire’den sonraki durak olan Atina Kazancakis’in gençlik ve öğrencilik yıllarını geçirdiği şehir. Yazar El Greco’ya Mektuplar’da uzun uzun bahseder Atina’dan. Daha o zamanlar keşif ruhu baskın olan Kazancakis fırsat buldukça şehrin etrafında gezintilere çıkar, tarihi yerleri, antik kalıntıları kalıntıları inceler. Bunlardan Parthenon genç Kazancakis üstünde oldukça etkilidir. Çetin Kent de Parthenon’a bu etkiyi hissetmek için gider ve beklediğini alır: “Kazancakis’le ilk defa bugün ruhlarımız üst üste geldi. Ona yakın olduğumu hissediyorum. Kollarım açık, o muhteşem yapıyla karşılıklı bakışıyoruz. Kazancakis’in ruhu ise her ikimizin de çevresinde turlar atıyor, dönüyor, bana ‘Hoş geldin’ diyor”.
Rembetikonun ana yurdu: Anadolu
Çetin Kent Atina’dan sonra gittiği, Kazancakis’in yaşamının büyük bölümünü geçirdiği Aegina Adası’nda da, mezarının olduğu Girit’te de yazar üzerinden tarihle bir hesaplaşmaya girişir. Yirminci yüzyılın başındaki mübadeleyi ve her iki tarafın da çektiği acıları hatırlatır ona bu coğrafya. Ve bu acılardan doğan müzik rembetikoyu. “Küçük Asya’yı, İzmir’i ardında bırakıp kaçmak, açlık, sefalet içinde sürünmek. Tek tutundukları da, yanlarında getirdikleri enstrümanları ve içlerinde taşıdıkları müzikleri, dansları”. Kent’e göre, İzmir’den karşı kıyıya göçe zorlanan halkın hislerini dışa vurma yolu olan rembetiko Batı Anadolu kökenli bir müzik. Enstrümanlarından makamlarına kadar öz be öz Anadolulu. Aynı zamanda birçok şarkı sözü Yunanca’ya birebir oturacak kadar da uyumlu. Dolayısıyla her iki ulusun da sahiplenme çabalarına karşın hikayenin başladığı yer aynı: Anadolu.
Kazancakis’in Girit’i gelinlik bir kız gibi görmesi ve Girit’in Yunanistan’la evleneceği günün hayaliyle yaşaması Çetin Kent’in hoşuna gitmiyor. Tam da burada Halikarnas Balıkçısı ile Kazancakis’i hayalinde konuşturuyor. Balıkçı, Girit’in Anadolu medeniyeti ile olan bağlarını hatırlatıyor. Girit’in simgeleri, adetleri Anadolu ile ortak. O, Girit’in özgür, mert, onurlu kimliğine Yunanistan ile birleşmeyi yakıştıramıyor. Girit’in zamanında bağımsız kalması gerektiğine inanıyor. Kazancakis ise romanlarında, uzaklardan gelecek bir Yunanlı Prens’in Girit’i kurtaracağı ümidini işlemeye devam ediyor.
Bir Ege Macerası Kazancakis’in İzinde bir tür Ege güzellemesi niteliği taşıyor. Ancak Kent, hem Ege’ye hem de Kazancakis’e dogmatik bir bağlılıkla değil eleştirel bir tarzda yaklaşıyor. Kent’e göre Kazancakis, Ege’nin özgür ve yaşama sevinci dolu havasını yazdıklarıyla daha da lezzetlendiren bir yazar. Yine de Ege’yi ele alışında Kazancakis’e katılmadığı bazı noktalar var ve bunu esprili ve doğal bir dille ifade ediyor. Girit’teki son akşam yemeğinde söyledikleri bütün meseleyi özetler nitelikte: “Mezeler benzer, müzik benzer, insanlar benzer, her şey benzer ama kağıt üstünde düşmanız. Herkes artık ekmek parası derdinde belli ki. Acılar unutulmaz elbet de, hiç olmazsa bizler, çocuklarımız mutlu ve barış dolu bir yaşam sürsün.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.