Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Öksüz Yusuf'un Deli Dolu Hayatı



Vasat
Toplam oy: 17
Murat Uyurkulak imzalı Delibo’dan okuyucuda şiir kitabı çıkaran, fikirleri uğruna sürgün yemeyi göze alan, eşiyle ayrıldıktan sonra yeniden evlenmeyi düşünmeyen, edebiyat öğretmeni Sefer Kavala’nın yalnızlığı, yoksulluğu ve dramı, Selo’nun ölen iki oğlundan sonra deliren annesi, Yusuf’un uğradığı talihsizliklere karşı bitmek bilmeyen kaçışı kalmaktadır. Rastlantıların birbirini kovaladığı, bu yüzden inandırıcılığı zayıf düşen Delibo’nun hikâyesi ise, roman bütünlüğü içinde değişik bir renk mesabesinde kalmaktadır.

Murat Uyurkulak’ın yeni romanı Delibo’da üç farklı karakterin -edebiyat öğretmeni Sefer Kavala’nın, onun oğlu Yusuf’un ve zihinsel engelli İbrahim’in- hayat hikâyesini okuyoruz. Anlatıcımız Yusuf. Onun ağzından dinliyoruz hikâyeleri. Ayrıca Yusuf ana karakter. Diğer ifadeyle romanın merkez kahramanı. Hem anlatıyor, hem yorumluyor olayları. Bu yüzden anlatılanları kendi başlarına düşünebildiğimiz gibi Yusuf’un zaviyesinden de değerlendirebiliyoruz.

 

“İzmir kalmıştı geriye…”
Yusuf’un zaviyesinden bakmaya kalkıştığımızda, romanda göreceğimiz sadece İzmir’de doğup büyümüş olmanın, aşılması çok güç, “Batıcı” önyargılarıdır. Bu, romanın en zayıf yönüdür. Çünkü bunlar basmakalıp, klişe yargılardır. Romanda ilgisiz yerlerde okuyucunun karşısına çıkarılır. Yazar, Yusuf üzerinden vurmak istediği dini ve siyasi yönelimlere, adeta vurmuş olmak için vurur. Buna Deli İbo/Abraham/ Delibo’nun hikayesinde de rastlanır. Yusuf Konya’da on iki yıl kalınca, İzmirli sevgilisi tarafından “dindar” sanılır. O yüzden Delibo’nun Yahudi olduğu ondan saklanır. Bu şekilde bol miktarda önyargıların yönlendirmesiyle kurgulanmıştır Delibo. Olayları araştırma, düşünme, tartışma da yoktur romanda. Yusuf’un göçüp gitmiş olan Rumlarla, sorgulamadan kendini ve Yasemin’i Cemevi’nde ayine çeken Alevilerle, çeşitli sebepler nedeniyle İsrail’le göç etmiş Yahudilerle hiçbir sorunu yoktur. Onun sinirini bozan yalnızca “dincinin kokuşmuş ahlakı”dır. Mesela onlar meyhanenin önünden “‘Ya Allah, bismillah, Allahüekber,’ diye bağıra böğüre” geçerler. “Kuran kurslarında gönüllü hocalık yapan” kişi, aslında bir “sübyancı”dır. Zihinsel engelli Delibo’nun bu ülkede ezandan kaçabileceği hiçbir yer yoktur. “Böğüren” kalabalığın fethetmediği bir “İzmir kalmıştı(r) geriye”. Yusuf’un “İzmirli” babası Sefer veya sevgilisi Yasemin için de bu, böyledir. Onlara göre bu ülkede “ganimet iştahı” olmayan, “öyle kötü, öyle karanlık, öyle utanç verici” olmayan bir Müslüman dinci yoktur. Bunlar “Boşa cavur İzmir demiyolar… Biz bu ülkeye ait değiliz abi… Yunanistan’la birleşmemiz lazım bizim…” diyen kişilerin, ortak duygu ve tepkileridir. Bu tür genellemeci yaklaşımdan dolayı o kadar “komünizm”, “sendikacılık”, “devrimcilik”, “enternasyonalizm” vurgusuna rağmen Delibo’nun siyasi boyutu yüzeysel kalmakta, günlük siyasi tartışmaların ötesine geçememektedir.
Melankolinin nedenleri
Roman, Delibo’nun kaybolmasıyla başlar. Delibo’yu aramak olgusu, romanda geçen olayları bir noktada toplamaya yarar. Çünkü Yusuf’un çocukluğunu da okuruz bir yandan. Delibo’nun kaybolması, Yusuf’u yıllardır küskün olduğu babasıyla ve görüşmediği Yasemin’le buluşturur. Yusuf mutsuz bir çocukluk geçirmiştir. Delibo, fakirliği “öğretmen çocuğu” üzerinden işlemesiyle diğer yoksulluk anlatılarından ayrılmaktadır. Yoksulluk, Yusuf’un düştüğü melankolinin, içinden bir türlü çıkamadığı depresyonun, başlıca nedenlerinden biridir. Diğer bir neden ise, babasını ve kendini terk eden annesidir. Bunlar Yusuf’un Yasemin’e “taparcasına” bağlanmasının da nedenleridir: fakirlik ve öksüzlük. Yasemin paraya değer vermez, Yusuf’u koruyup kollar, Yusuf’a acır ve merhamet gösterir. Yusuf her şeyini bu annesinin yokluğunu dolduran Yasemin’e göre yapar. Aslında Yasemin hiçbir zaman anne yokluğunu gideremez. Çünkü onun da bir hayatı vardır. Film ve dizilerde oynayan bir aktristtir kendisi. Çok ünlüdür, özgürlüğüne de düşkündür. Yusuf’u sever ama onun yaşadığı “anne yokluğunu” giderecek kudreti kendinde bulamaz. Yusuf, bu durumun farkında değildir. Duygularının peşinde hareket eder. Fazlasıyla tepkiseldir. Anlık duygu değişimleri yaşar. Yasemin’in yaklaşıp uzaklaşmasıyla, nefretten sevgiye, devrimcilikten ihanete gidip gelir.
Bir de Selo vardır, Yusuf’un arkadaşı. Yusuf önce annesini ve kardeşini kaybeder. İkisi de bir trafik kazasında ölmüştür. Selo ise, bir hırsızlık esnasında vurularak öldürülmüştür. Belki de Selo, Yusuf için kaybettiği kardeşidir, yaşayamadığı kardeşlik duygusunu yaşadığı kişidir. Yasemin’le adeta annesizlikten, Selo’yla da kardeşsizlikten doğan boşluğu doldurmak ister Yusuf. Yusuf kime bağlansa onu acı bir şekilde kaybeder. Yasemin’i defalarca kaybeder. Bunlar Yusuf’un mutsuz geçen çocukluğunun kırılma noktalarıdır. Yusuf, Selo’da kendini görür. Selo’nun iki ağabeyi ölmüştür. Babası yoktur. İki ablası, ailenin geçimi için sabahtan akşama kadar çalışmak zorundadırlar. Zaten Selo’nun taşkınlıkları ve yaramazlıklarının nedeni de, bu yoksulluk ve savunmasız kalmışlıktır. Yusuf adeta olmak istediği kişiyi Selo’da bulur ve ona kopmaz bağlarla bağlanır. Fakat ilk hırsızlık teşebbüsünde dostunu kaybeder. Aslında bu, Yusuf’un yükseklerden yere çakılışı anlamına gelir. O, Selo’da hayata kafa tutma güç ve pervasızlığını bulmuştur. İlk girişimlerinde Selo’nun öldürülmesi, yere çakılma anlamına gelir. Yusuf bu olaydan sonra isyankarlığın, işi “serseri”liğe vurmanın da bir kurtuluş ve kaçış yolu olmadığını anlar. Bir nevi Selo’yla birlikte kanatlarını da kaybeder. Yusuf ne zaman kanatlanmaya kalkışsa, fazla yükselmeden yere çakılır. Isparta dönüşü, Yasemin’le yakınlaşmalarının hüsranla sonuçlanması ve hapse girmesi de, bunlardan biridir.
Kaçırılmış fırsatlar
Murat Uyurkulak hikayeleri özetleyip birleştirerek kurgular Delibo’yu. Bu yüzden aslında Delibo’da kaçırılmış birçok fırsattan söz edebiliriz. Selo’nun öldürülmesi mesela. Fazlasıyla trajik ve etkileyici olan bu olay, bir paragrafla geçilir. Uyurkulak ayrıntıya giremez. Selo’nun oysa, o esnada bütün hareketleri önemlidir. Depoya girmesi, bekçinin onu fark etmesi, sahte tabancasını kullanması, Yusuf’un onu mobiletle beklerken gözlemesi, Selo’nun vurulması, Yusuf’un kaçarken duyduğu korku gibi ayrıntıların hiçbiri yoktur romanda. Ayrıca Yusuf’un anne ve kardeşini ziyaret etmesi, yine ayrıntılarıyla anlatılmayan, roman için kaçırılmış fırsatlardan bir diğeridir. Yusuf’un ilkokuldan beri aşık olduğu Yasemin’le kırklı yaşlarda yaşadığı ilk cinsel ilişkisi de, tek paragrafta geçirilen olaylardandır. Oysa bu tür trajik ve etkileyici olaylar, bizzat bu olayı yaşayan kişinin ağzından anlatılmaktadır. Yasemin’le yaşanılan ilk cinsel ilişki, Yusuf’un dudağında kalan ruj izi kadar bile işlenmemiştir. Oysa bu öpüşme, ilişkiden birkaç gün sonra, bir takside, alelade olmuştur. Selo’nun ölümü, Yusuf’un üniversite kampüsünde dövdüğü üç güvenlik görevlisi kadar bile işlenmemiştir. Bu tür trajik ve etkileyici olayların özet geçilmesi, romanı zayıflatan unsurlardır.
Delibo’dan arta kalan
Uyurkulak, Delibo’da olayların nedenlerini açıklamayı sonraya bırakarak merak uyandırır. Yusuf neden hapse girdi? Yasemin Delibo’yu neden arıyor? Jülyet kimdir? Okuyucu bu soruların peşinde Yusuf’un karışık ve acıklı hayatıyla karşılaşır. Delibo’nun hikâyesi, okuyucuyu Yusuf’un hikâyesine taşıyor; roman için kıymeti bu kadar. Şöyle de söylenebilir; Delibo’nun hikayesi, romanın merkez kahramanı olan Yusuf’un hikayesine giydirilmiştir. Delibo’ya dönük romanın başında oluşturulan ve merak uyandıran sorular, romanın sonunda çözülüyor. Fakat roman boyunca Yusuf dışında aslında anlatılan hiçbir şey yok. Uyurkulak’ın özetleyici (Kısa kesen mi demeli?), hemen konuya giren anlatımı; kısa cümleleri, anlatımla yorumu dozajında yürütmesi de Delibo’nun kolay okunmasını sağlayan yönleridir.
Delibo’dan okuyucuda şiir kitabı çıkaran, fikirleri uğruna sürgün yemeyi göze alan, eşiyle ayrıldıktan sonra yeniden evlenmeyi düşünmeyen, edebiyat öğretmeni Sefer Kavala’nın yalnızlığı, yoksulluğu ve dramı, Selo’nun ölen iki oğlundan sonra deliren annesi, Yusuf’un uğradığı talihsizliklere karşı bitmek bilmeyen kaçışı kalmaktadır. Rastlantıların birbirini kovaladığı, bu yüzden inandırıcılığı zayıf düşen Delibo’nun hikayesi ise, roman bütünlüğü içinde değişik bir renk mesabesinde kalmaktadır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.