Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ölüler Kapısı'ndan Girmek




Toplam oy: 6
Konu geniş, anlatılan olaylar fazlasıyla dehşet verici, ayrıca olaylar uzun zaman önce yaşanmış tarihî gerçeklere dayanıyor, hakkında toplanabilecek veri ise kısıtlı… Dolayısıyla romancının hayal dünyasına çok iş düşüyor. Nekro Porta’da Meliha Öz, böylesine ağır bir işin altından kalkabiliyor. Ayrıntılarda görülecek zayıflıklar tartışılabilir. Fakat bunlar ortada üzerinde düşünülmesi gereken, etkileyici olayların anlatıldığı, kurgusu sağlam, bütünlüklü bir roman olduğu gerçeğini değiştirmez.

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur. Anlatım tekniğini de buna ekleyebiliriz. Dil akıcı olmalı, üslup ve anlatım okumayı kolaylaştırmalıdır. Nekro Porta’yı sonuna kadar sıkılmadan okuyabiliyoruz. Romancımızın kullandığı dil ve üslup, ayrı bir cazibe noktası oluşturmuyor. Bununla birlikte anlatılan olaylara engel de teşkil etmiyor. Neticede Meliha Öz, çetin bir roman türüyle boğuşmuştur: tarihî roman. Tarihî romanlarda ilk sıkıntı, kendini dilde gösterir. Nekro Porta için, bu dil sorununu düşünmek lazım. Sonuçta anlatılan olaylar 6. yüzyılın Doğu Roma’sında geçmektedir. Karakterler ise, günümüz İstanbul Türkçesiyle konuşmaktalar. Bu, Nekro Porta için bir zayıflık veya eksiklik midir, tekrar düşünmeli. Fakat genel planda tarihî romanlar daha çok fikir eserleri olduklarından, daha doğrusu bir fikrin savunulması veya reddedilmesi için yazıldıklarından, estetik alan içinde değerlendirilmesi gereken dil, ağız, kullanım ikinci planda kalabilir. Nekro Porta için de böyle düşünebiliriz. Bu yüzden romanda kullanılan dilin, anlatılanları zayıf düşürdüğü de söylenemez, güçlendirdiği de.

Dilden kaynaklanan ve romanda problemli olarak görülebilecek bu durum, masalsılık ve fantastiğin kullanımıyla giderilir. Meliha Öz, birbirinden farklı karakterleri kendi özgünlükleri içinde canlandırabilmektedir. Zaten düz bir dille ve düz bir anlatımla 6. yüzyılda geçen olayları anlattığınız zaman, bunlar günümüz okuyucusuna masalsı veya fantastik gelecektir. Meliha Öz bunun farkında ve bundan dozajınca faydalanmasını biliyor. Asıl konusuna, 6. yüzyıl İstanbul’unun, kitapta geçtiği ismiyle Yedi Tepeli Babil’in imparatoru Iustinianus’a gelinceye kadar gizem, olağandışılık, tesadüf gibi fantastiğin bütün imkanlarından faydalanır. Okuyucu ister istemez İmparator konusuna gelinceye kadar tarihî bir roman mı okuduğunu, yoksa masalsı bir romanla mı karşı karşıya kaldığını, yoksa postmodern bir anlatımın içine mi daldığını tam kestiremiyor. Anlatım ilginç bir şekilde İmparator’a, onun acımasız karısı Theodora’ya ve bunların yol açtığı yozlaşmaya geldiğinde gerçekçiliğe bürünür. Anlattığı olayın dehşetinden etkilendiği, bu yüzden anlatımdaki gerçekdışılığı bir kenara bıraktığı düşünülebilir romancının. Anlattığı olay, zaten bütünüyle gerçeklik içinde düşünülemeyeceği için, ayrıca bir masalsılık veya enteresanlık katmaya gerek duymamış da olabilir. Sonuçta romanın konusu büyük bir katliama doğru yol alan toplumdur. Meliha Öz, kişiler üzerinden topluma yoğunlaşır ve toplumu anlatır.
Anlam yüklü ve ilginç karakterler
Fakat roman, birey odaklı bir sanattır. Bu noktada Meliha Öz’ün bazı karakterleri çok iyi yansıttığını, bazı karaktere ise yeterince eğilmediğini söyleyebiliriz. Bazı olaylara da yeterince eğilmediği, ayrıntılarıyla işlemesi gerekirken işlemediği de görülür. Bu da, romancının asıl olaya aşırı yoğunlaşmasından ve onun anlatımına bir an önce geçmek istemesinden dolayıdır. Oysa Kör Kahin, Elias, Hypatios ve Rodas her biri ayrı bir romanın kahramanı olacak kadar anlam yüklü ve ilginç tiplerdir. Hypatios, Rodas ve Adria okuyucunun gözünde yarı puslu canlandırılmıştır. Roman Kör Kahin’in gördüğü rüyayla başlar. Romanın yarısına kadar Kör Kahin, asıl kahraman gibi durur. Sonrasında kurgunun içinde önemli bir yere sahip olduğu ama merkezde durmadığı anlaşılır. Ve Kör Kahin’in gözü diyebileceğimiz kölesi öldürülür. Trajik bir olaydır bu. Ve yeterince okuyucuda canlandırılmaz. Sadece neden öldürüldüğünü söylemekle yetinir romancımız: “… köle boğmanın aşk acısına iyi gelen tılsımından…” Meliha Öz, bu trajediden, üçte bir oranında faydalanmıştır. Oysa bu, romanın en etkileyici üç sahnesinden biri olabilirdi. Rodas’la Adria’nın aşk hikayesi de istifadesi bol bir konuyken, romancımız bu konuyu da ayrıntılarıyla işlemez. Rodas’ın aşkı nedeniyle öldürülmesi de trajik bir olaydır, romancımız bundan da üçte bir oranında faydalanır. İçinde İmparator Iustinianus ve Kraliçe Theodora’nın bulunduğu trajik anlar ise, trajik boyutundan ödün verilmeden başarılı bir şekilde canlandırılır. Bunlar -trajik boyutu yeterince işlenmeyen Rodas’la kölenin öldürülmesi- hep, asıl konuya -İmparator’un yaptığı katliama- fazla yoğunlaşmaktan ve iletilmek istenilen fikrin ön plana çıkarılması tasasından kaynaklanır. İletilmek istenilen fikir: Toplum bozulduğunda adaletin ortadan kalkması, masumların günah keçisine dönüştürülüp sebepsiz yere öldürülmesi ve kutsalın anlamını yitirmesidir.
Romanda yazarı bulmak meselesi
Nekro Porta için, romanda yazarı bulamıyoruz eleştirisi getirilebilir. Mesela Amin Maalouf, Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi birçok başarılı tarihî roman yazarı, bu sorunu romana olayları araştıran bir karakter sokarak çözerler. Bu karakteri, o olmasa bile romancının bizzat kendisi sanabiliriz. Araştırmacı karakterin romandaki asıl fonksiyonu ise, tarihî olayları bugüne taşımak, anlatılan döneme uygun düşmeyen roman dilini mazur göstermek, okuyucunun romana dahil olmasını, onda kendinden bir şeyler bulmasını kolaylaştırmaktır. Bir de tabii ki romancının, karakterlerden sıyrılarak belirtmek istediği fikirleri sunmaktır.
Konu geniş, anlatılan olaylar fazlasıyla dehşet verici, ayrıca olaylar uzun zaman önce yaşanmış tarihî gerçeklere dayanıyor, hakkında toplanabilecek veri ise kısıtlı… Dolayısıyla romancının hayal dünyasına çok iş düşüyor. Nekro Porta’da Meliha Öz, böylesine ağır bir işin altından kalkabiliyor. Ayrıntılarda görülecek zayıflıklar tartışılabilir. Fakat bunlar ortada üzerinde düşünülmesi gereken, etkileyici olayların anlatıldığı, kurgusu sağlam, bütünlüklü bir roman olduğu gerçeğini değiştirmez.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.