Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Sinema // 2017’nin merakla beklenen uyarlamaları



Vasat
Toplam oy: 860
2017’nin gözde beyazperde uyarlamaları, 20. yüzyıl klasiklerinden grafik romanlara, çağdaş Amerikan edebiyatından yarım kalmış bir romana hayli geniş bir yelpazeye sahip.

2017 yılında salonlara konuk olacak uyarlamaların listesine bakınca, tüm yıl zihinleri en çok meşgul edecek filmlerin önemli bir kısmını burada bulmak mümkün. Bu yılın gözde beyazperde uyarlamaları, 20. yüzyıl klasiklerinden grafik romanlara, çağdaş Amerikan edebiyatından yarım kalmış bir romana hayli geniş bir yelpazeye sahip. Ghost in the Shell gibi iddialı bir filmi bir manga uyarlamasından ziyade bir “yeniden çevrim” olarak gördüğümüzden dahil etmediğimiz 10 filmlik listeyi zaman ilerledikçe genişletmek mümkün elbette.


Silence

 

Martin Scorsese yeni bir film çektiğinde heyecanlanmamak mümkün mü? Scorsese son yıllardaki en iddialı projesiyle seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Shusaku Endo imzalı aynı adlı tarihi romandan uyarlanan Silence, 17. yüzyılda bir görev için Japonya’ya gönderilen iki Cizvit misyonerinin epik öyküsünü anlatıyor. Filme kaynaklık eden metnin 20. yüzyıl Japon edebiyatının klasiklerinden biri olduğunu ve başrollerden birinin son olarak Jim Jarmusch’un Paterson’ında (2016) izlediğimiz Adam Driver’a ait olduğunu düşününce, beklentileri yükseltmek için neden çok. Silence’tan düşen ilk görüntüler de, Scorsese’ye yaraşır kusursuz bir zanaatkarlığa ve Akira Kurosawa’yı hatırlatan mizansenlere hazır olmamızı söylüyor.

 

 

Çember / The Circle

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının gözde ismi Dave Eggers’ın romanları, beyazperdenin devlerinin ilgisine mazhar olmaya devam ediyor. Tom Tykwer’in Tom Hanks’li iddialı bir kadroyla uyarladığı Kral İçin Hologram (2016) ne yazık ki vasatı aşamamıştı. Yine başrolde Tom Hanks’i izleyeceğimiz Çember ise daha vaatkâr gözüküyor. The End of the Tour’da (2015) David Foster Wallace ile yapılan bir röportajın öyküsünü gösterişsiz ama içe dokunan bir şekilde anlatmayı başaran James Ponsoldt’a güvenmek için yeterli sebebimiz var. Eggers’ın bizi günümüzün tekelleşen ve hayatın her alanını gözetleyebilecek güce erişem teknoloji devlerinden birinin içine daldırdığı Çember, teknoloji ile mahremiyet arasındaki etik dengeyi sorgularken günümüzün can alıcı pek çok meselesine daha bakıyor. Filmin popüler televizyon dizisi Black Mirror’dan esintiler taşıdığını da söyleyebiliriz.


Blade Runner 2049

 

Bilimkurgu tutkunlarına tek bir film seçme hakkı verseniz, herhalde çoğu Blade Runner’ın adını zikrecektir. Ridley Scott’ın Philip K. Dick’in katman katman açılan sorgulamalarını muhteşem bir sinematografiyle birleştirdiği bu başyapıtın devamının çekileceği yıllardır bir söylenti konusuydu. Son olarak Geliş (2016) ile dikkatleri çeken Denis Villeneuve, bu zorlu projenin hakkını verebilecek gibi gözüküyor. Karakterlerini ve atmosferini yine Philip K. Dick’in Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? romanından ödünç alan filmde, Deckard’ı bir kez daha Harrison Ford canlandırırken, yanına Ryan Gosling ve Jared Leto gibi isimler de ekleniyor. Senenin en çok merak uyandıran devam filminin tanıtım görüntüleri, Villeneuve’ün orijinal filmin cyberpunk atmosferine yaraşır güçlü bir görsellik kurduğu izlenimini veriyor.

 

 

 

T2 Trainspotting

 

Danny Boyle 1996 yapımı kült filmi Trainspotting’den sonra hiçbir şey yapmasaydı da kalbimizdeki yerini korurdu herhalde. Irvine Welsh’in yeraltı edebiyatının yıldızlarından biri haline gelmesinde de kuşkusuz Boyle’un filminin payı büyük. Yaklaşık yirmi yıl sonra, Britanya’nın varoş mahallelerinde bıraktığımız müptezellerin hayatına yeniden bakacak olmak karışık hisler yaratabilirdi. Filmin ilk tanıtım videosu düştüğünden beri ise kaygıların çoğu dindi.  Welsh’in Trainspotting’in devamı niteliğinde yazdığı Porno’ya dayanan öyküyü izlerken, Trainspotting’le büyümüş bir jenerasyon da salonda kendi hayat muhasebesini yapacak muhtemelen.

 

 

 

Kara Kule / The Dark Tower

 

Stephen King’in fantazya, bilimkurgu, western ve korku gibi pek çok türü harmanladığı sekiz kitaplık muazzam ölçekteki serisi Kara Kule, 2007’den bu yana süren çetrefil bir beyazperde serüvenine sahip. Yapımcıların, çekim tarihlerinin, ekibin sürekli değiştiği bu macera nihayet sona yaklaşıyor. Yönetmen koltuğunda Danimarkalı Nikolaj Arcel’in oturduğu film, 2004’te sona eren seriyi kaldığı yerden devam ettiren yeni bir öykü olarak kurgulanmış. Roland Deschain rolünde Idris Elba’yı izleyeceğimiz filmde, Stephen King romanlarının vazgeçilmez karakteri, pek çok farklı isimle anılan meşum Randall Flagg’i ise Matthew McConaughey canlandıracak.


Murder on the Orient Express

 

Klasik bir polisiye öyküyü sağlam bir uyarlamayla perdede izlemenin keyfiyle çok az şey yarışabilir. C. Auguste Dupin, Sherlock Holmes ve Arsène Lupin ile birlikte tüm zamanların en meşhur dedektifi Hercule Poirot’yu Britanya tiyatrosunun devlerinden Kenneth Branagh’ın canlandıracak olması da cabası. Branagh’ın yönetmen olarak da performansını konuşturacağı bu taze Agatha Christie uyarlaması Johnny Depp, Penélope Cruz, Judi Dench, Michelle Pfeiffer gibi isimleri de bir araya getirmiş. Film Sidney Lumet’in 1974 yapımı aynı isimli uyarlamasıyla boy ölçüşebilecek mi göreceğiz.

 

I Am Not Your Negro

 

Uyarlamalar listesinde bir belgesel görmek çok da alışık olduğumuz bir şey değil. Ne var ki James Baldwin’in yarım kalmış romanı Remember This House, Raoul Peck’in I Am Not Your Negro adlı belgeseline tüm ruhunu veriyor. Siyah ve gey bir yazar olarak ABD’de varolmanın her türlü tezahürünü metinlerine dahil eden Baldwin’in cümlelerinin edebi gücü, bu özgün belgeselin dayanak noktası. Dar bir biyografik çalışma olmayı aşıp kimlik politikalarına dair çokça söz söyleyen I Am Not Your Negro’nun ismini şimdiden bir kenara not edin.

 

 

 

The Sense of an Ending

 

Çağdaş İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden Julian Barnes’ın Man Booker Ödüllü romanı Bir Son Duygusu, The Lunchbox (2013) ile ödüle boğulan Mumbai doğumlu yönetmen Ritesh Batra’ya emanet. Hafıza, pişmanlıklar, ilerleyen yaşla birlikte biriken düş kırıklıklarına dair bol nüanslı bir anlatı tutturan roman, emekliliği gelmiş bir adamın geçmişte yaşanan bir trajediyi hatırlamaya çalışırken kendine ve çevresindekilerin hayatına sorgulayıcı bir bakış kazanmasını anlatıyor. Kilit rollerden birinde Charlotte Rampling’in olduğunu da ekleyelim.


The Snowman

 

İskandinav polisiyesinin en önemli yazarlarından Jo Nesbø ile Gir Kanıma (2008) adlı revizyonist vampir filmiyle benzer bir damarı sinemada yakalayan Tomas Alfredson’un işbirliği şimdiden bizi heyecanlandırıyor. Kuzey Kara’sına düşkün olanlar, Jo Nesbø imzalı Harry Hole serisini muhakkak duymuştur. Klasik kara filmlerin “hard-boiled” dedektifleriyle benzer bir mizaca sahip Oslolu polis Harry Hole’u perdede Michael Fassbender’in bedenine bürünmüş olarak görmek da pek çoklarını mest edecektir. Charlotte Gainsbourg’dan Val Kilmer’a geniş kadrosuyla da sezonun en iddialı polisiyesi var karşımızda.




Valerian and the City of a Thousand Planets

 

İlk kez 60’ların sonlarında yayımlanan çizgi roman serisi Valérian and Laureline, o dönemin çizgi roman dünyasındaki güçlü Fransa-Belçika ekolünün temsilcilerinden biri. Özgün yaratık çizimleri ve kaotik şehir atmosferiyle hayal gücünün sınırlarını zorlayan bu aykırı bilimkurgu öyküsü, Star Wars serisi için George Lucas’ın ilham kaynaklarından biri. Luc Besson, Beşinci Element’te de (1997) selam çaktığı bu çizgi roman evreniyle işini bitirmemiş olacak ki, bu kez doğrudan bir uyarlamayla çıkageliyor. Besson’un ismine yaraşır, yıldızlarla dolu, şaşaalı bir “space opera” izlemeye hazır olun!










Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.