Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Sinema // Rüzgarın ve yağmurun kelimeleri



Gayet iyi
Toplam oy: 651
Dünya sinemasının önemli isimlerinden İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi, 4 Temmuz günü, 76 yaşında hayatını kaybetti. Kiyarüstemi, bir süredir Paris’te kolon kanseri tedavisi görüyordu.

Abbas Kiyarüstemi yalnızca filmleriyle değil, fotoğrafları ve şiirleriyle de hep benzer imgeleri yoklayan, mevsimlerin değişimiyle, yağmur damlalarıyla, rüzgarla, ağaçlarla hemhal olan bir isimdi. Onun sinemasal yolculuğunu çektiği fotoğraflardan ya da yazdığı şiirlerden ayrı düşünmek imkansız. Kiyarüstemi’nin elinin değdiği yapıt -hangi mecrada, hangi disiplinde üretilmiş olursa olsun- hep sade, süssüz bir bilgelik taşır. Bir yanıyla dönüp dolaşıp klasik Fars edebiyatına yaslanan bir bilgeliktir bu. Belki bazen Hafız’a, Rumi’ye ama en başta Hayyam’a... Kiyarüstemi’nin hem sinemasal hem de edebi imgeleri Hayyam’ın daldığı sulara, onun yüzünü okşayan rüzgara yakın durur hep. O rüzgarın kendi önüne kattığı ses yığınlarını ya da bizzat sessizliğin kendisini işitmeye koyulur. Bazen Hayyam’ın kelimelerini doğrudan ödünç de alır.

Pek çokları, Kiyarüstemi’nin sinema tarihine miras bıraktığı en etkileyici filmlerden Kirazın Tadı’ndaki (1997) yaşamı yüceltme ve küçük gündelik hazların farkına varma düsturunu, basit bir “an’ın keyfini çıkar” ilkesiyle eş tutar. Oysa Kiyarüstemi’nin dünyaya bakışının özünde hazcılık değil, insanlık durumunun getirdiği kederi yüklenen bir karamsarlık vardır. Alberto Elena, Kiyarüstemi üzerine kaleme aldığı The Cinema of Abbas Kiarostami isimli kapsamlı kitabında, bu noktayı vurgular. Kirazın Tadı’nda dutların, kirazların tadını, doğanın verdiği huzur hissini başlı başına bir yaşama nedeni olarak sunar sunmasına Kiyarüstemi. Filmin intihar etmek isteyen başkarakterinin öyküsünü anlatırken, yaşama devam etmek için tutunacak bir şeyler de arar gibidir yönetmen. Ancak Kiyarüstemi’deki karamsarlık, bir eylemsizliğe ya da bezginliğe değil, dünyaya olan inancını her gün yeniden keşfetmek zorunda olan birinin sorumluluğuna dönüşür. Onun Hayyam’la olan ilişkisini de bu hatta aramak gerekir. Yaşam coşkusuyla dolu değildir Kiyarüstemi’nin dünyası, yaşama devam etmek için gerekli olan şevki keşfe çıkar, her defasında kendi yaratır. Sürekli bir yolculuk teması etrafında dönen hikayeleri de bir anlamda bu keşfin anlatısıdır. Yolculuğun kendisi bir anlamda bu yaşam şevkini yaratan ana unsura dönüşür. Ölüm ve yaşam döngülerini sürekli sorgulayan ve nihayetinde kendini doğanın anlaşılmaz ve engin ama her daim kucaklayıcı mevcudiyetine bırakan Şair’in yolculuğu...

Kiyarüstemi’nin Fars edebiyatıyla olan bağı yalnızca klasik dönem şairleriyle sınırlı değil elbette. Onun yapıtlarının her bir zerresine sirayet eden bir diğer damar da modern İran şiiri. Nima Yusiç’in başını çektiği, Füruğ Ferruhzad ve Sohrab Sepehri gibi isimlerin aracılığıyla ülkemizde de pek çok takipçi bulan Yeni Şiir akımı Kiyarüstemi’nin ilham kaynaklarından en önemlisidir belki de. Yine Alberto Elena’nın da altını çizdiği gibi bazı eleştirmenler, Kiyarüstemi sinemasının aslında, modern İran şiirini görsel bir mecrada yeniden yaratma çabası olduğunu söylemekten bile çekinmez. Kiyarüstemi filmleri için bu şairlerden ilham aldığı gibi, pek çok filminde doğrudan onların dizelerini alıntılatır karakterlerine. Yönetmenin uluslararası arenada tanınırlık sağlayan ilk filmlerinden Arkadaşımın Evi Nerede? (1987) Sohrab Sepehri’ye adanmıştır. Filmin adı da Sepehri’nin bir dizesinden alır ilhamını. Füruğ Ferruhzad’ın “Rüzgâr Bizi Sürükleyecek” adlı şiiri, Kiyarüstemi’nin en önemli filmlerinden birine adını vermekle kalmaz ona ruhunu da verir. Kiyarüstemi filmleri, sık sık Füruğ Ferruhzad’ın ve onun yakın dostu olan Sohrab Sepehri’nin şiirlerinin dilinden konuşur, onların imgelemine dalarak yaratmaya çalışır dünyasını. Kiyarüstemi’nin betimlemeyi sevdiği pastoral peyzajlar, geniş yeşilliklerin arasındaki tek tük ağaçlar ya da kıvrıla kıvrıla sonsuzluğa uzanan yollar Sepehri ve Füruğ’un dizeleriyle yerli yerine oturur. Denebilir ki bu iki şair, Kiyarüstemi’nin imgeleminin ateşleyicisidir. Kiyarüstemi’nin yaşam ve ölüm döngülerini farklı imgeler üzerinden yeniden kuran, havadaki renklerin değişimine duyarlı sinema hassasiyetinin kelimelere dökülmüş karşılığıdır bu iki şairin süssüz ve duru kelimeleri.


 

 

Kederli ama dingin


Kiyarüstemi’nin kendi kaleme aldığı dizeler de onların poetikasından izler taşır. “Pusuda Bekleyen Kurt” olarak Türkçeye çevirebileceğimiz kitabından birkaç dize, bizi onun sinemasının özetini de sunar aslında: “Kim tahmin edebilir/ kirazın tadını/ yarısı sarı/ öte yarısı kırmızı” ya da “Bu yol ki/ uzun yıllardır terk edilmiş/ gerçi yaban çiçeklerinin haberi yok.” (İngilizceden çeviri bana ait. Şiirlerin İngilizce versiyonları için bkz. A Wolf Lying in Wait, 2005) Kiyarüstemi’nin biçimsel olarak haiku’yu andıran şiirleri, filmlerinde olduğu gibi insana kederli ama dingin ve katiyetle umutsuz olmayan bir dünya sunar. Filmleri ve fotoğrafları gibi şiirleri de tüm fazlalıklardan arınmıştır. Herkesin yazabileceği türden basit dizeler izlenimi verir bu şiirler. Oysa tam olarak Kiyarüstemi’nin sinemasını özel kılan şey, o basit imgelerin ve zahmetsizce kurulmuş izlenimi veren biçimin aracılığıyla, onların birikimiyle yakalanan bir huzur halesidir. Bu huzur halesi vasıtasıyla yaşama, burada olmaya dair anlık kavrayışların peşindedir Kiyarüstemi. Böyle bakınca, kirazın tadının farkına varabilmek gibi unsurlar, bitimsiz bir haz arayışı çerçevesinde değil, dünyaya dair bir tür anlık kavrayış olarak önem kazanır. Bu kavrayışa erişebilmek için, kelimeleri fazlalıklarından arındırmak, onları bu denli dingin bir şekilde yan yana dizmek gereklidir. Kiyarüstemi’nin sanatsal yolculuğunu yine en iyi Sepehri’den bir dize özetler aslında: “Hem rüzgâr hem de yağmur olmak için/ kelimelerimizi arındırmalıyız.”

 

 

Abbas Kiyarüstemi’nin Rüzgâr Bizi Götürecek filminden...

 

 


 

 

 

Görsel: Aslı Yazan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.