Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tanrılar, İnsanlar ve Ölüler



Şahane
Toplam oy: 22
Brezilya yapımı Reality Z, üzerine kurulduğu vahşi ve kaotik atmosferiyle ilgi çekici ancak peş peşe diziye giren karakterler, izleyicinin bağ kurmasına izin vermeksizin acımasızca katledildiği için izleyiciye sarılacak fazla bir şey de kalmıyor. Bol keseden kullanılmış ağır çekim sahneler, tekrar tekrar kullanılan ucuz montajlar ve vasat altı oyunculuk da dizinin istediği etkiyi yaratmasına engel oluyor.

Mezarında kalmayı reddeden ölülerin hikâyelerini, beraberinde getirdikleri post-apokaliptik atmosferden ötürü her zaman izlemeye değer bulmuşumdur. Zira sebebi ne olursa olsun dünya namına bildiğimiz her şeyin alt üst edildiği kıyamet senaryoları insana dair en derin ve gizli dürtülerin ortaya çıkmasına imkan tanımasıyla sıra dışı ama bir o kadar da içselleştirdiğimiz arketiplerden haberler getirir. Geçtiğimiz ay Netflix kütüphanesine dahil edilen Brezilya yapımı Reality Z’ye de içinde ölülerin ayaklandığı hemen her şeyin izleyicisi olarak kayıtsız kalamazdım.

 

Açıkçası Reality Z’nin iki ayrı parçadan oluştuğunu söyleyebiliriz. Dizinin ilk yarısı Black Mirror’dan tanıdığımız Charlie Brooker imzası taşıyan 2008 yapımı mini dizi Dead Set’in yeniden yapımı. Kuşkusuz Dead Set’in fazla ses getirememiş çağdaşı birkaç yapımın arasından sıyrılmasında Brooker’ın televizyon kültürüne getirdiği güçlü ve zeka kokan eleştirilerin etkisi büyük. Ne var ki, Reality Z öncülünün birebir kopyası olmanın ötesine gidemeyen ilk yarısında yaptığı tek bariz hamleyle orijinal finalin ironik ve vurucu etkisini kaybetmiş. Aradan geçen 12 seneye rağmen; Reality Z’nin nispeten iyi makyajlarına aksine özensiz denebilecek özel efektleri, zaman zaman sahiciliğini yitiren abartılı karakterleri ve kararsız üslubu dikkate alındığında Dead Set hâlâ daha iyi bir tercih.

Reality Z’nin ikinci yarısı ise Brezilyalı yapımcıların ilginç ve yaratıcı yönlere genişleme potansiyeline sahip özgün hikâyesine ayrılmış. Ancak ne yazık ki Reality Z, elinin altında bulunan Olimpos alegorisinin vadettiklerine rağmen bu yaratıcı hamleyi bir türlü yapamıyor. Apokaliptik hikâye henüz olgunlaşamadan -yine bir parça abartıyla- sığ ve klişe ahlaki soruların etrafında gezinen bir çeşit çıkar çatışmasına dönüşüyor. Diğer yandan peş peşe diziye giren karakterler, izleyicinin bağ kurmasına izin vermeksizin acımasızca katledildiği için izleyiciye sarılacak fazla bir şey de kalmıyor. Çoğu zaman derinleşme imkanı bulamadan “tüketilen” karakterlerle Reality Z, aslında muhatabını hikâyede tutacak enstrümanlarını tüketmiş oluyor. Elbette ekip, bu yıkıcı anlatım biçimiyle kıyamet ortamında ölmenin işten bile olmadığını göstermek ve dizinin üzerine kurulduğu vahşi ve kaotik atmosferi güçlendirmek istemiş olabilir. Hatta Reality Z’nin bu konuda kısmen başarılı olduğunu söylemek de mümkün. Ancak bol keseden kullanılmış ağır çekim sahneler, tekrar tekrar kullanılan ucuz montajlar ve vasat altı oyunculuk dizinin istediği etkiyi yaratmasına engel oluyor. Dizi için olası bir ikinci sezon gelip gelmeyeceği henüz meçhul yine de atletik zombiler ve yüksek tempolu, kaotik bir hikâye ilginizi çekiyorsa Reality Z’ye göz atmak isteyebilirsiniz.

Makine Kafanın “Unutulmuş” Hikâyesi
Karakarga Yayınları bir süredir kendi çapında kayda değer etkileri olsa da zamanla unutulan eserleri bir araya getirdiği Kayıp Kitaplar Kütüphanesi ile dikkate değer işler yapıyor. Seride daha önce yayımlanan Başka Dünyalarda Canlı Mahlukat Var Mıdır? ve Ejderha Kitabı’nın ardından geçtiğimiz ay okuyucuyla buluşturulan Makineli Kafanın Hikâyesi de bunlardan biri. Döneminin önde gelen polisiye yazarlarından İskender Fahrettin Sertelli’nin Behlül Dânâ müstearıyla kaleme aldığı “dime novel” türündeki öykülerinin bir seçkisi olan kitapta yer alanların hemen hepsi ilk defa latinize edilmiş eserler. Sertelli’nin dönemin önemli gazetelerinde tefrika edilmiş, yayımlandığı zamanlar Cingöz Recai, Nick Carter gibi benzerleri yanında geniş kitlelerce sevilmiş karakterlerini bugün olduğumuz yerden değerlendirmeye çalışmak elbette anakronik bir yaklaşım olur. Haliyle türün sıkı bir takipçisi değilseniz neredeyse 100 yıl önce kaleme alınmış “onparalık öyküler”de aradığınızı bulamayabilirsiniz. Ne var ki, Sertelli’nin öyküleri Türk Edebiyatında polisiyenin köklerine inmek ve türün izleğine hakim olmak adına kendi içinde öneme sahip eserler.
Nebula ödülleri sahiplerini buldu
Bilimkurgu ve fantazya alanında verilen en önemli ödüllerden biri olan Nebula’nın 2019 yılı kazananları belli oldu. Amerikan Bilimkurgu ve Fantazya Yazarları Birliği tarafından 1966 yılından bu yana verilen prestijli ödülün töreni Covid 19 tedbirleri kapsamında çevrimiçi olarak yapıldı. En İyi Roman Ödülü, A Song For a New Day ile Sarah Pinsker’a verilirken En İyi Novella Ödülü’nün sahibi This Is How You Lose the Time War’ın yazarları Amal El-Mohtar ve Max Gladstone oldular. En İyi Novelette Ödülü’ne ise Cat Rambo imzalı Carpe Glitter layık görüldüğü törende ödül alan isimler ne yazık ki henüz Türkçe okuma fırsatına sahip olmadığımız isimler. Ancak ülkemiz yayıncılarının son yıllardaki performansı dikkate alındığında ödüllü eserleri okumak için fazla beklememiz gerekmeyebilir.
Kısa kısa

Ursula Le Guin bilimkurgu ve fantazya okurları için türe kattıkları ile asla yeri doldurulamayacak bir isim. Eserleri ile sadece okurlarını değil türü de dönüştüren Le Guin’in yazı ve hikâye anlatıcılığı üzerine derinlikli söyleşilerinin toplandığı Yazma Üzerine Sohbetler, Özde Duygu Gürkan çevirisiyle Metis Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Kurmaca, şiir ve kurmaca dışına odaklanan üç ayrı sohbetin yer aldığı kitap, büyük ustanın poetikasının ana hatlarını ortaya koymasının yanında uzun ömrü boyunca biriktirdikleri ile edebiyat, bilim, politika ve doğa ekseninde besleyici bir okuma vadediyor. David Naimon imzalı Yazma Üzerine Sohbetler ilk yayımlandığı 2018 yılında kurgu dışı kategorisinde Locus Ödülü’nü almış, Hugo Ödülü’ne ise aday gösterilmişti.
Geçtiğimiz yıl boyunca kült yapım The Matrix’in devam filmi hakkında peş peşe iyi haberler almıştık. Şubat ayında başlayan çekimlerin pandemi nedeniyle kısa süre sonra durdurulmasının ardından Warner Bros cephesinden Matrix hayranlarını üzecek bir haber daha geldi. Henüz çekimlerin ne zaman başlayacağı belirsizliğini korurken Mayıs 2021 olarak belirlenen vizyon tarihi neredeyse 1 yıl öteye Nisan 2022’ye ertelendi. Rol aldığı yapımların yanında özel yaşamında takındığı tavırlarla da çeşitli çevrimiçi topluluklarca bir nevi yaşayan efsane olarak görülen Keanu Reeves’in John Wick 3 filminin ardından The Matrix 4’ün gösterim tarihinin de ertelenmesiyle ilk etapta filmlerin vizyon tarihi olarak belirlenen 21 Mayıs 2021’in Dünya Keanu Reeves Günü olarak kutlanmasına dair yapılan planlar da en azından şimdilik suya düşmüş oldu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.