Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tarık Tufan'dan Yaradaşlık Romanı




Toplam oy: 56
Düşerken, geçmişle yüzleşmenin, hayatta her daim açık kalmaya mahkûm yaraların, bu yaraları onarmaya çalıştığımız arayışların hikâyesi...

Tarık Tufan, Türk edebiyatının en üretken kalemleri arasında yer alıyor. Aylık edebiyat dergilerinde yayınladığı hikâyelerin yanı sıra, neredeyse her yıl çıkardığı yeni kitaplarla göz önünde bir yazar.

 

Daha geçen yıl, Ahmet Kaya’nın efsane şarkısına göndermeli başlığıyla yayınladığı hikâye kitabı Beni Onlara Verme’nin biz okurlar üzerinde bıraktığı sarsıcı etkisi sürerken, şimdi de uzun vakittir üzerinde çalıştığı yeni romanı Düşerken’le bizleri selamladı.

 

Tarık Tufan, Şanzelize Düğün Salonu’ndan, Ve Sen Kuş Olur Gidersin’e; Kekeme Çocuklar Korosu’ndan, Hayal Meyal’e ve şimdi de Düşerken’de savrulan hayatlarımızın izdüşümlerini hikâyeleştiriyor, romanlaştırıyor. Bizi bize anlatıyor. Bunu da çok iyi yapıyor.

 

ÇİFT TARAFLI BİR YOL HİKÂYESİ

 

Düşerken, geçmişle yüzleşmenin, hayatta her daim açık kalmaya mahkûm yaraların, bu yaraları onarmaya çalıştığımız arayışların hikâyesi...

 

Bu kez arayışımızı ama aslında hiçbir zaman bulamayacaklarımızı Jülide ve İshak’ın hikâyesi üzerinden okuyoruz.

 

“Jülide, biliyor musun, tam düşerken karşıma sen çıktın.” (s.154)

 

Birbirlerinin hayatlarına hiç dokunmayan iki insanın bir araya gelmesi, hayatlarını birbirlerine açmaları ve acılarının peşinden gidişlerinin hikâyesi Düşerken.

 

İstanbul’un Kurtuluş semtinde, modern yaşamın getirisi sonucu insan ilişkilerinin sonunun geldiği, birbirine dokunmayan insanların arasında, aynı apartmanda yaşayan iki çocuk babası sıhhi tesisatçı İshak ve genç ressam Jülide... Tesadüfi bir karşılaşma sonucu bir araya gelişleri ve geçmişlerini arkada bırakıp yeni ortak hayata ama çok da birbirlerinin alanlarına girmeden, ortak bir mesel üzerine, “yaradaşlık” serüveni Düşerken...

 

Yazar verdiği bir mülakatta şöyle tanımlıyor kitabı:

 

“Düşerken çift taraflı bir yol hikâyesi; bir şehirden uzak bir şehre, bugünden geçmişe doğru zorlu bir yolculuk. Bir görünen yolculuk var bir de içsel ve dışarıdan bakınca görünmeyen. Elbette içsel olanı daha çetin, zorlu ve karmaşık. Aslında İshak’la Jülide’nin başka şehre yaptıkları yolculuk zahiri kısım. Bazen içimize doğru yolculuğa cesaret edemediğimiz için başka yerlere yöneliyoruz. Bir tür kaçış. Gitmek zorunda olduğumuzu biliyoruz ama korkularımızla baş edemediğimiz için başka yerlere bakıyoruz. Böylesi anlarda karşımıza çıkan insanlar doğru kişiler midir? Bundan mutlak manada emin değilim ama karşımıza çıkan her kimse, sonu ne olursa olsun o yolculuğa birlikte çıkmak kaderin bir parçası oluyor. Sonunda bir şeyi öğreniyoruz. İyi veya kötü, doğru veya yanlış. Bir bilgiye, duyguya, ahlaka erişiyoruz.” (edebiyathaber.net)

 

Jülide ve İshak, bu yaradaşlık serüveninde, birbirlerine merhem olup, yaralarını sarmaya çalışıyorlar. İshak ve Jülide yaraları sararken, birlikte kaçıyorlar, birlikte ağlıyorlar, birlikte ânı yaşıyorlar ve fakat “düşerken” bir şeyler eksik kalıyor. Bu her okur için öznel bir durum elbette. Yaradaşlık çoğu zaman yeni ama tutkulu bir aşkı muştulayabilir, yeni bir bağlanmayı, yeni bir acıyı, yeni bir kaçışın arzulu mesajlarını bize verebilirdi pekala…

 

Yukarıda alıntıladığım söyleşinin bir yerinde, yazar da zaten bakın ne diyor, “Bir yere kadar anlattım ama bunun bir son olduğunu söyleyemem. Romanları yazdıktan sonra karakterler zihnimde kaldıkları yerden yaşamaya devam ediyorlar.”

 

Belli ki, yazarın da isteği bu yönde, her okur için farklı bir final imkânı...

 

 

DÜŞERKEN
Tarık Tufan

PROFİL YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.