Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tarık Tufan'dan Yaradaşlık Romanı



İyi
Toplam oy: 53
Düşerken, geçmişle yüzleşmenin, hayatta her daim açık kalmaya mahkûm yaraların, bu yaraları onarmaya çalıştığımız arayışların hikâyesi...

Tarık Tufan, Türk edebiyatının en üretken kalemleri arasında yer alıyor. Aylık edebiyat dergilerinde yayınladığı hikâyelerin yanı sıra, neredeyse her yıl çıkardığı yeni kitaplarla göz önünde bir yazar.

 

Daha geçen yıl, Ahmet Kaya’nın efsane şarkısına göndermeli başlığıyla yayınladığı hikâye kitabı Beni Onlara Verme’nin biz okurlar üzerinde bıraktığı sarsıcı etkisi sürerken, şimdi de uzun vakittir üzerinde çalıştığı yeni romanı Düşerken’le bizleri selamladı.

 

Tarık Tufan, Şanzelize Düğün Salonu’ndan, Ve Sen Kuş Olur Gidersin’e; Kekeme Çocuklar Korosu’ndan, Hayal Meyal’e ve şimdi de Düşerken’de savrulan hayatlarımızın izdüşümlerini hikâyeleştiriyor, romanlaştırıyor. Bizi bize anlatıyor. Bunu da çok iyi yapıyor.

 

ÇİFT TARAFLI BİR YOL HİKÂYESİ

 

Düşerken, geçmişle yüzleşmenin, hayatta her daim açık kalmaya mahkûm yaraların, bu yaraları onarmaya çalıştığımız arayışların hikâyesi...

 

Bu kez arayışımızı ama aslında hiçbir zaman bulamayacaklarımızı Jülide ve İshak’ın hikâyesi üzerinden okuyoruz.

 

“Jülide, biliyor musun, tam düşerken karşıma sen çıktın.” (s.154)

 

Birbirlerinin hayatlarına hiç dokunmayan iki insanın bir araya gelmesi, hayatlarını birbirlerine açmaları ve acılarının peşinden gidişlerinin hikâyesi Düşerken.

 

İstanbul’un Kurtuluş semtinde, modern yaşamın getirisi sonucu insan ilişkilerinin sonunun geldiği, birbirine dokunmayan insanların arasında, aynı apartmanda yaşayan iki çocuk babası sıhhi tesisatçı İshak ve genç ressam Jülide... Tesadüfi bir karşılaşma sonucu bir araya gelişleri ve geçmişlerini arkada bırakıp yeni ortak hayata ama çok da birbirlerinin alanlarına girmeden, ortak bir mesel üzerine, “yaradaşlık” serüveni Düşerken...

 

Yazar verdiği bir mülakatta şöyle tanımlıyor kitabı:

 

“Düşerken çift taraflı bir yol hikâyesi; bir şehirden uzak bir şehre, bugünden geçmişe doğru zorlu bir yolculuk. Bir görünen yolculuk var bir de içsel ve dışarıdan bakınca görünmeyen. Elbette içsel olanı daha çetin, zorlu ve karmaşık. Aslında İshak’la Jülide’nin başka şehre yaptıkları yolculuk zahiri kısım. Bazen içimize doğru yolculuğa cesaret edemediğimiz için başka yerlere yöneliyoruz. Bir tür kaçış. Gitmek zorunda olduğumuzu biliyoruz ama korkularımızla baş edemediğimiz için başka yerlere bakıyoruz. Böylesi anlarda karşımıza çıkan insanlar doğru kişiler midir? Bundan mutlak manada emin değilim ama karşımıza çıkan her kimse, sonu ne olursa olsun o yolculuğa birlikte çıkmak kaderin bir parçası oluyor. Sonunda bir şeyi öğreniyoruz. İyi veya kötü, doğru veya yanlış. Bir bilgiye, duyguya, ahlaka erişiyoruz.” (edebiyathaber.net)

 

Jülide ve İshak, bu yaradaşlık serüveninde, birbirlerine merhem olup, yaralarını sarmaya çalışıyorlar. İshak ve Jülide yaraları sararken, birlikte kaçıyorlar, birlikte ağlıyorlar, birlikte ânı yaşıyorlar ve fakat “düşerken” bir şeyler eksik kalıyor. Bu her okur için öznel bir durum elbette. Yaradaşlık çoğu zaman yeni ama tutkulu bir aşkı muştulayabilir, yeni bir bağlanmayı, yeni bir acıyı, yeni bir kaçışın arzulu mesajlarını bize verebilirdi pekala…

 

Yukarıda alıntıladığım söyleşinin bir yerinde, yazar da zaten bakın ne diyor, “Bir yere kadar anlattım ama bunun bir son olduğunu söyleyemem. Romanları yazdıktan sonra karakterler zihnimde kaldıkları yerden yaşamaya devam ediyorlar.”

 

Belli ki, yazarın da isteği bu yönde, her okur için farklı bir final imkânı...

 

 

DÜŞERKEN
Tarık Tufan

PROFİL YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.