Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Televizyon // Muhteşem bir müfredat; değil!



Zayıf
Toplam oy: 1228
Muhteşem Yüzyıl azalmayan bir ilgiyle izleniyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri, sinema, tiyatro ve televizyon arasında geçişken bağlantıları yormadan kullanan, kendini televizyoncu olarak tanımlayan bir kadrosunun olması.

Karikatürlere tepki gösteren meslek odalarının normal sayıldığı bir eleştiri ikliminde, Osmanlı'nın en çok konuşulan dönemini konu etmenin büyük tartışmalara yol açacağı tahmin ediliyordu. Muhteşem Yüzyıl çeşitli badirelerle, muhafazakar kesimin eleştiri ve protestoları eşliğinde ikinci sezonu da popülerliğinden ciddi bir kayıp olmaksızın devirdi.

 

 

 

Belli bir topluluğun hassasiyetinin mevzu bahis olduğu konularda belgesel ve kurmaca arasında farkı gözetmemek, hakim anlayış olmaya başladı ülkemizde. Dahası, böylesi 'hassas' konuların sayısı hiç de az değil. Muhteşem Yüzyıl da bu yaklaşımdan nasibini alıyor elbette. , Sürekli olarak, tarihî gerçeklere uymayan ayrıntılar, maddi hatalar konu edilerek dizinin belgesel yönden zayıflığına dikkat çekiliyor. Kimsenin aklına, dizinin 'ders' malzemesi olarak üretilmediği gelmiyor. Gerçi, yakın zamanda askeri bir okulda, İngilizce kulak dolgunluğu olur düşüncesiyle Game of Thrones izletilen öğrencilerin, dizide Türklük'e hakaret tespit ederek şikayetçi oldukları haberine de tanık olduk ama...

 

 

 

İşin magazin yönü bir yana... Asıl konuşmamız gereken, televizyon yapımları hakkında, tür, yapım ve üslup gibi temel noktaları ele alannitelikli eleştiri ve analizlerin yapılmaması. Dizilerin toplumda ciddi bir ilgi uyandırdıkları ve hatrı sayılır etkileri olduğunu hesaba katmalı. Hele bugünlerde, yazdıklarını zevkle okuduğumuz yazarların birçoğu dizi senaryosu yazma işine girişmişken.

 

 

 

 

Kanuni'nin saltanatının ne kadar uzun sürdüğü ve bu dönemde efsaneleşmiş ne kadar çok karakter olduğu düşünülünce dizinin konu sıkıntısı çekmeden yıllar boyu sürmesi mümkün görünüyor. (Çizim: Clarisse Gorokhoff)

 

 

 

Diziler, uzun zaman dilimlerine yayılabilen anlatım olanaklarıyla kendilerine has evrenler kurmakta sinemadan daha güçlü imkanlar bulabiliyor. Rutin yayın alışkanlıklarına sosyal medya olanakları eklenince, bu imkanlar aynı zamanda sinefillerden çok daha sadık ve aktif bir izleyici kitlesi doğurmaya da müsait. Her ne kadar bu tür örnekleri ülkemizde henüz çok göremesek de, burada da çok ünlü olmuş nice Hollywood dizisinin bu alandaki başarıları hatırlanabilir: Lost dizisi için kurulan internet siteleri, ansiklopediler vb güçlü örnekler arasında.

 

 

 

Muhteşem Yüzyıl'ın azalmayan bir ilgiyle izlenmeyi başarmadaki en büyük kozlarından biri de bu imkanları iyi tanıyan; sinema, tiyatro ve televizyon arasında geçişken bağlantıları yormadan kullanan, kendini televizyoncu olarak tanımlayan kadrosu. Hem reji koltuğundaki Taylan Biraderler hem de oyuncular özellikle son dönemde televizyonda karşılaştığımız isimler. Bu konsantrasyon, dizinin niteliğini de gözle görülür biçimde etkiliyor.

 

 

 

Bir diğer önemli avantaj da sanat yönetimine, böyle bir projenin gerektirdiği bütçenin ayrılmış olması. Ayrılmadığı örnekleri müsamere dekorlarıyla defalarca gördüğümüz için bu konuda yorum yapmamız en kolayı. Mücevherlerden kostümlere, aksesuarlardan saray düzenine kadar hemen her detay şık, usta işi ve dizinin atmosferine hizmet ediyor. Belki televizyon eleştirmeni yerine tarihçilere sormanın bir sakıncası da burada. Tarihi olarak doğru ya da yanlış olmaları televizyon izleyicisinin çok da umrunda değil. Varsayımsal olarak, seyircinin güzel bulduğu ortamda geçen bir öyküyü, gerçekçi ama sıkıcı bir evrende geçene tercih ettiğini düşünebiliriz.

 

 

 

Proje tasarımında verilen doğru kararların yanı sıra ekibin işine gösterdiği özen de elbette seyircinin takdirini topluyor. Meral Okay vefatına dek yazmayı sürdürdüğü senaryolarda, iki sezon boyunca uzun bölüm sürelerini diyaloglardan çok olaylarla doldurmaya özen gösterdi; bunu sağlamak için yeterli sayıda ve renkli yan karakterlerle dolu bir dünya tasarladı.

 

 

 

Nice karakterin hikayesi

 

 

 

Tarih her zaman satıyor. Bugün üç popüler tarih dergisinin araba dergileriyle yarışır tirajlarından da bu durumu gözlemek mümkün. Muhteşem Yüzyıl, bu gerçeği takiben; tarih meraklısı olmayanlar için de hızlıca göz atılabilecek ilişkileri tarihî atmosfere yerleştiriyor. Sadece padişah ve çevresinin değil, haremin işleyişine yön veren irili-ufaklı nice karakterin de hikayesi, senaryoyu başarıyla zenginleştiriyor.

 

 

 

Bu karakterlerin başında Karagöz-Hacivat esintileriyle dolu çekişmeleriyle harem ağaları Sümbül (Selim Bayraktar) ve Gül (Engin Günaydın) geliyor. Zaten tüm oryantalist anlatılarda hadım harem ağaları, en az cariyeler kadar ilginç bulunarak sıkça yer alıyor mu? Harem hayatı resmedilirken hem gerilim dolu entrikalara karışan hem de neşeli, şen şakrak, komedi sahnelerine taşınan karakterlerin başarısında oyuncuların ustalığı kadar akışta doğru yerde konumlandırılmaları da büyük rol oynuyor. Taylan Biraderler seyircinin gösterdiği ilgiye kapılmayıp bu karakterleri ölçülü kullanmalarıyla, hesaplarındaki titizliği ispatlıyorlar.

 

 

 

 

 

Taylan Biraderler seyircinin gösterdiği ilgiye kapılmayıp Sümbül ve Gül Ağa'yı ölçülü kullanıyor.

 

 

 

 

Başlı başına ilgi çeken hikayelerine ek olarak ana olayları etkileyen, dönüştüren Aybige Hatun (Ezgi Eyüboğlu) ve Malkoçoğlu Bali Bey (Burak Özçivit) çifti, Nigar Kalfa (Filiz Ahmet), Gülşah Hatun (Nihan Büyükağaç) gibi karakterler de bu listeye eklenmeli.

 

 

 

İlk sezonda seslendirme kullanılarak yer verilen Vatikan, Venedik, Macaristan saraylarından kesitler ve savaş sahneleri ikinci sezonda giderek azalırken, öykü iyice harem içine kapanıyor. Karakterlerin hem derinleşmesini hem de bu sayede öyküye daha iyi katılmalarını sağlayan bu durum, seyircilere daha çok sürpriz sunulmasını sağlayan isabetli bir tercih olmuş gibi görünüyor. Özellikle daha gerçekçi bir atmosfer uğruna yapılan ama dizinin dilini bozan ve zorlaştıran çift seslendirmeye geri dönülmeyeceğini düşünmek isteriz.

 

 

 

İkinci sezonda siyasi gerilimin yapısının değiştiğini de görüyoruz. Tarihî ve 'fantastik' sayılabilecek karakter ve olaylar yerlerini günümüz siyasi atmosferine göz kırpan göndermelere bırakıyor. Özellikle Defterdar İskender Çelebi'nin (Hasan Küçükçetin) tarihî olarak Hürrem Sultan (Meryem Uzerli) ile olan işbirliği yeterli görülmeyerek kurgulanan Efendi Hazretleri karakteri bu konuda başrolü üstleniyor.

 

 

 

Kanuni'nin saltanatının ne kadar uzun sürdüğü ve bu dönemde efsaneleşmiş ne kadar çok karakter olduğu (Mimar Sinan ve Sokollu Mehmet Paşa sıra bekleyenler arasında) düşünülünce dizinin konu sıkıntısı çekmeden yıllar boyu sürmesi mümkün görünüyor. Burada asıl rol Meral Okay'dan bayrağı devralacak senarist(ler)e ve Taylan Biraderler'e düşüyor. Sonbaharda nihayet tacını takarak haremin başına geçen Hürrem Sultan'ın döneminden devam ederek izleyip göreceğiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de James Joyce’un İletişim Yayınları’ndan çıkan tek öykü kitabı Dublinliler’dir. Bu öykülerde Joyce “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır.

 

Kaybolan oylumlu bir roman, üç kişi etrafında gelişse de, tartıştığı çok konu var; günümüz kapitalizmi, pazarlama kültürü, evlilik kurumu, askerlik, Osmanlı mirası, aile, yazarlık, kişisel gelişimcilik… Bu romanın ve yazmaktan kaynaklı meselen neydi? Biraz buradan yola çıkalım sohbete…

 

“Kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir. En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. Kendi ilkelerini düzenbazlık ve yalancılık uğruna harcayan bir medeniyet, ölüm döşeğindeki bir medeniyettir.”

 

Aime Césaire

 


Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir.

Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.