Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Teorilerin Günahından Sinemanın Erdemlerine Sığınmak



Gayet iyi
Toplam oy: 84
Film izlemek entelektüel bir uğraş değildir. Tıpkı diğer sanat biçimleri gibi onunla kuracağımız ilişki de doğrudan -herhangi bir yorumu, kanaati ya da kuramsal varsayımı dikkate almadan- gerçekleşmelidir. Filmlere hazırlık yapılmış düşüncelerle yaklaşılmaz; Marleau-Ponty’nin dediği gibi, sinema düşünülmez, algılanır.

Teorilerin sefaleti

 

Bir sanat eserini birtakım teorilerle izah etmeye kalkışmak daima hayat kırıklığı ile sonuçlan eksik bir kavrayışı işaret eder. Bu tutum eğitim sürecinin yarattığı bir sekel olarak görülebilir. Zira ilköğretimden yükseköğretime kadar bütün eğitim süreci boyunca öğrenci şu müşkül soru ile baş başa kalmaktan kurtulamaz: “sanatçı bu eserinde ne demek istemiştir, eserin ana fikri nedir? “Bu pedagojik garabet, muhataplarında dolaylı bir “aptallık ikrarı”na sebebiyet verir ki esasen sanat, edebiyat, şiir gibi alanlara mesafeli olmamızın temel sebeplerinden biri de budur: Aptal olmamak için, tümden reddetmek, uzak durmak, zekâ ve kavrayışımızı gösterebileceğimiz daha anlaşılabilir(!) alanlara yönelmek bir kaçış olarak görülebilir. Her an kafasına yiyeceği tokadı bekleyerek bir matematik problemini çözmeye çalışan öğrencinin durumu gibi, sanat eserinin ana fikrini bulmak için muhatap olduğumuz sorular karşısındaki durumumuz da aynı pedagojik barbarlıkla yüzleştirir bizi.

 

İnsan daima ve ivedilikle anlamak ister. Bildiğimiz bir dünyanın sınırlarına çekilerek kendi referanslarımızın kesinliğinden şüphe duymadan anlamak isteriz. Yerine oturmayan her fikir, anlam veremediğimiz her imge; akıl ya da ruh, cismani ya da metafizik olarak bölünmüş bir benliğin yarıklarından sızan müfsit bir eczadır; sahibini sakin sulardan bilinmeze sürükleyen kontrolsüz bir kuvvet ya da bütün temkin hislerimizi yok ederek bizi savunmasız bırakan tanımsız bir fantasmadır. Belirsizlik en tehlikeli yanılgıdan daha az korku verici değildir. Hâlbuki bu hengâmede, anlama’nın kendisinden önce, sırasıyla tezahür edebilecek başka duyguların ve durumların var olduğunu göremeyiz.

Teoriler tam da burada imdadımıza yetişir: Bir kurtuluş reçetesi, bir anlama kılavuzu olarak. Sonuna “-sel” takısı eklenerek çoğaltılmış onlarca teori, işi daha da zorlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Ayrıca akademinin soğuk ve zevksiz fantezileriyle süslenmiş yüzlerce teorinin bu anlamsız gayretkeşliği teşvik ettiğini görebilirsiniz: Göstergebilimsel, toplumsal, feminist, Marksist, dramatik, psikolojik, metaforik, anlatısal, alt-metinsel, kategorik, yayapısal, Bergsoncu, Freudyen, Deleuzyen, dizimsel, psikanalitik, mekânsal, anlam-bilimsel, masalsal… Filmlerin canına okuyan onlarca teori.
Düşünmek ve duymak arasında

Film izlemek entelektüel bir uğraş değildir. Tıpkı diğer sanat biçimleri gibi onunla kuracağımız ilişki de doğrudan -herhangi bir yorumu, kanaati ya da kuramsal varsayımı dikkate almadan- gerçekleşmelidir. Filmlere hazırlık yapılmış düşüncelerle yaklaşılmaz; Marleau-Ponty’nin dediği gibi, sinema düşünülmez, algılanır. Öte yandan son zamanların moda kavramlarından biri de Film Okumaları. Bu da diğer yöntem ve teoriler gibi neredeyse aynı anlam arayışının ve entelektüel açlığın tatmin aracı olarak karşımıza çıkıyor. Bir terminoloji olarak bile çok sevimsiz, kibirli ve snop. Öyle ki film okuma teşebbüsü filmin değerinden daha büyük bir anlam ifade ediyor ve yöntemin kendisi öyle bir irtifa kazanıyor ki her şeyi gölgede bırakarak entelektüel bir gösteriye dönüşüyor. Sosyal bilimlerin harcıâlem teorilerinden devşirilmiş bir yöntem olarak film okuma seanslarını, sosyal medyadan kültür merkezlerine, üniversite amfilerinden workshop etkinliklerine kadar geniş bir sahada görebiliyoruz.



Günahlar ve erdemler
Sanatsal formalizmin her biçimi, varoluş’un ilk ve kusursuz halinden izler taşıdığına inandığımız sanatın hakikatini anlama yolunda bir ışık olamayacak; aksine sınırlar, duvarlar ve gölgeli alanlar yaratacaktır. Aklıma Peter Wollen’in, Godard sineması üzerinden ortaya attığı “sinemanın yedi erdemi ve yedi günahı” teorisi geliyor. Kavramsal olarak ne kadar şık ve gösterişli dursa da nihayetinde sınırları öylesine belirsizdir ki, bazen erdemlerin yerine günahları, günahların yerine de erdemleri koyabilmenize imkân tanır. Bu sebeple sinema üzerine metodolojik bir çözümleme yapmak, bir öngörüde bulunmak, bir takım kategoriler ve göstergeler üzerinden tahlillere girişmek, imgelerden mana devşirmek, metaforları eşeleyip altındaki hakikati aramak hem gereksiz bir uğraştır hem de estetik zevki ve hazzı zayıflatan, ruhu yorgun düşüren boş bir gayrettir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Günlük yaşantıdaki kurallar çoğu zaman, yazılan eserler için de geçerlidir. Zorla gerçekleşen, kendine biçilen rolden fazlası istenen veya aşırıya kaçan her şey güzelliğini yitirir. Şair Eyyüp Akyüz, son kitabı Eskiden Buralar’da, adeta bu bilginin ışığında şiirlerini uzun tutmadan bitiriyor ve akılda kalan mısraları bize yadigâr kalıyor.

 

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.