Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tradisyon, 'An' Ane' ve Rene Guenon




Toplam oy: 99
Rene Guenon bir hakikat arayıcısıydı. İslam’a yolu düşene dek hep bu meselelerle uğraştı. Fransa’da doğdu. Dünya dinlerini, İslam, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini inceledi. Katolik bir ailenin çocuğu idi. Hayatı okumak ve tefekkür etmekle geçti.

 

Oryantalizm aslında bir tür misyonerlik ve siyasi gayelere sahip.

 

Batı şarkiyatçılarının bilerek veya bilmeyerek İslam’ı tahrif etmeleri bilinen bir vasıf.

 

Doğu insanı derseniz enteresan bir varlık. Batı medeniyetine olduğu kadar özendiği, imrendiği kişilere, ona dayatılan sistemlere, dünyalara benzemek istiyor, onları taklit ediyor. Sonra bir bakıyor kimliğini kaybetmiş! Ondan sonra gelsin bunalımlar, manevi krizler, dağılmış kişilikler...

 

Afrika’dan konserve gibi üst üste yığıldıkları gemilerde ölümle burun buruna Amerika’ya getirilen zencilerin durumu buna en sağlam örnek. Beyninin rotasını kaybetmiş eski köleler, boşlukta yeni robotlar...

 

Zenciler ve beyazlar ayrımı denen insanlık suçu Batı dünyasının alnında kara bir leke.

 

Afrika’nın ve Avusturyalı yerlilerin Paris’te bir sirk gibi halka gösterildiği günleri unutmak ise artık biraz zor!

 

Mustafa Özel’in muhteşem kitabı, Roman Diliyle Siya-set’ine baktığımızda bunu edebiyat üstünden örnekleyebiliyoruz.

 

Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’u ile adanın yerlisi Müslüman Cuma arasındaki ilişkiye bakarsak, bu zihnin nasıl işlediğini anlayabiliriz. Aydınlanmanın bir yan ürünü olarak dünyayı ‘aydınlanmış Batılılar’ ve diğer barbar halklar olarak ayıran mizaç çağımızın hastalığı. Kibirle sakatlanmış dev bir kültürün çürük kokusu.

 

Aynı şey Doğu bilgeliği ile karşılaşan aydınlarda da görülüyor. İslam medeniyetinin, onun kalbi, ruhu olan tasavvufun derinliklerine inmeye çalışan oryantalistler, Hint kültürüne, Çin kültürüne yaptıkları gibi Batılı kavramlarla izah etmeye çalışmış ve anlamamışlardır.

Bilindiği gibi bir dinin, bir medeniyetin ruhunu anlamak onun kelimelerine sahip olmakla başlar. Yoksa diğeri, başka medeniyetleri tahrif etmek veya en hafifiyle akademik bir malumatfuruşluktur o kadar.
Batı, Doğu üstünden kendini üretir durur. Bu arkadaşlıklarda da çok görünen bir durumdur. Bakarsanız bazıları kendi zaviyelerinden, değer yargılarıyla bizi değerlendirir, bizim de kendimize göre özel bir tarihimiz olduğunu görmezden gelirler. Böyle insanlar arkadaşımız değil rakibimiz gibi davrandıklarını bir türlü idrak edemezler. Kendi egolarının koyu karanlığında bir anlaşılmazlık olarak yaşar giderler.
Neyse biz esas mevzumuza dönelim.
Öyle Batılı düşünürler vardır ki, Allah’a âşık olmuş, isimlerini değiştirmiş ve Müslüman fikir dünyasına kalın çizgilerle iz bırakmışlardır. Rene Guenon böyle bir insan. Kendisi Şazeli şeyhi olarak tanınır ve irfani servetimizin dünya çapında tanınması için gayret göstermiş dâhi bir bilgedir.
Bir Doğu-Batı sentezine ihtiyacımız olduğu düşünürlerimiz tarafından ifade edilmiştir. Mesela Semiha Ayverdi; “artık bu iki medeniyetin birbirine yaklaşması birbirinden nasip alıp birbirinin aynasında eksiğini fazlasını görmesi gerektiğini” söylemiş.
Mesela Necip Fazıl: “Batı’nın bütün eksikliği ruh, aslolarak Doğu’da... Dünya fethine memur akıl da Batı’da. Bu iki kutbu birleştirip bir ark lambası gibi parlayana kadar hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir.”
Tasavvuf dinin özü ve merkezi
Rene Guenon bir Avrupalı. O şöyle yazmış: “Garplılar İslam ezoterizmini ifade etmek için ‘sufizm’ kelimesini icat ettiler. Bu kelime yerinde değildir. O bir mektep ifade etmez. Vahdaniyet doktrini tektir. Tevhid, vahid. Bütün Batı’da yayılmış kanaate zıt olarak İslam ezoterizminin mistizmle hiç ilgisi yoktur. Çünkü mistizm Hıristiyanlığa mahsustur. Tasavvuf ise dinin özü ve merkezidir.” Guenon, Batı’nın materyalizmi terk etmesi ve Doğu’yla birleşmesini bir gelecek öngörüsü olarak ortaya atmış. Anadolu irfanının yılmaz takipçisi Annemarie Schimmel bu mevzuyu izah ediyor:
“Batı, ben varım dedi; Doğu, ben yokum dedi. İkisi de iflas ve ıstırap halinde... İnsan sadece Allah’la olan münasebetiyle hakikaten insan olur. Bu münasebet olmazsa ne kalır: Biraz toprak, biraz hayvan!”
Guenon aşamalar geçirmiş tek dünya medeniyeti değil, ayrı yönlerde inkişaf etmiş çeşitli medeniyetler olduğunu söyleyerek ortak bir konuşmanın başlaması için kuralları ortaya koydu.
Guenon, tradisyon “An’ane” kelimesini ortaya atmış, bu kavramı yükseltmiş ve şu ilginç satırları yazmıştır:
“Öyle ki okumamış olanın okuyandan çok olduğu bir devirdi. Ama bu ‘aydın’ın okumamış tradisyondan aldığı hikmet ve irfan sermayesiyle âleme öğreteceği bir kültürü vardı. İskender ve Napolyon birer cihangirdi. Fakat onlarda bir eksiklik vardı. Manevi bir rehberden mahrum oldukları için terkipsiz bir malzeme olmaktan kurtulamadılar. Hâlbuki genç şehzade Fatih daha ilk hazırlık ve yetişme devrinde ergin ve olgun bir ruh tablosu arz ederek, şark tradisyonunun bir sembolü olarak dünya sahnesine çıktı.”
Kalbi çarpan kitaplar bıraktı ardında
Rene Guenon başından beri bir hakikat arayıcısıydı. İslam’a yolu düşene dek hep bu meselelerle uğraştı. Fransa’da doğdu. Dünya dinlerini, İslam, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini inceledi. Katolik bir ailenin çocuğu idi. Hayatı okumak ve tefekkür etmekle geçti.
1910 yılında bir Şazeli şeyhiyle tanışıp Müslüman olan İsveçli ressam Jhon Gustav (Abdülhadi) ile karşılaştı. Onun sayesinde de Müslüman oldu. Avrupa’da İslam tasavvufu ve İbn Arabi’nin tanınmasına hizmet etti. Tasavvuf kelimesinin mistisizm değil seyrisülukla ve intisap kelimesiyle karşılanması gerektiğini anlattı. Bütün dinlerde tevhidin tek, şeriatların farklı olduğunu yazdı.
Uzun yıllar sonra Kahire’ye yerleşti ve şeyh Abdülvahid Yahya olarak yaşadı. Martin Lings ve Lamartin’in yeğeni yakın dostları oldu.
Ardında muazzam bir külliyat, kalbi çarpan kitaplar ve mektuplar bıraktı.
Bir karınca titizliğiyle çalışan sevgili Mustafa Tahralı hoca tüm Guenon düşüncesini uzun yıllar boyunca inceleyerek bize bir kitap hazırlamış; Çağ ve Hakikat.
Konuya hâkim bir âlimin yorumları, anlatımı, yerinde alıntıları ile adeta bir nehir tefekkür.
İrfan, bilgelik tarihimiz üstünde düşünmek isteyenlere -ki düşünmeyip ne yapacaklar onu da bilmiyorum- hazine bir kitap.
Okuyanlara ve de zenginleşenlere selam olsun...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.