Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tradisyon, 'An' Ane' ve Rene Guenon



Vasat
Toplam oy: 10
Rene Guenon bir hakikat arayıcısıydı. İslam’a yolu düşene dek hep bu meselelerle uğraştı. Fransa’da doğdu. Dünya dinlerini, İslam, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini inceledi. Katolik bir ailenin çocuğu idi. Hayatı okumak ve tefekkür etmekle geçti.

 

Oryantalizm aslında bir tür misyonerlik ve siyasi gayelere sahip.

 

Batı şarkiyatçılarının bilerek veya bilmeyerek İslam’ı tahrif etmeleri bilinen bir vasıf.

 

Doğu insanı derseniz enteresan bir varlık. Batı medeniyetine olduğu kadar özendiği, imrendiği kişilere, ona dayatılan sistemlere, dünyalara benzemek istiyor, onları taklit ediyor. Sonra bir bakıyor kimliğini kaybetmiş! Ondan sonra gelsin bunalımlar, manevi krizler, dağılmış kişilikler...

 

Afrika’dan konserve gibi üst üste yığıldıkları gemilerde ölümle burun buruna Amerika’ya getirilen zencilerin durumu buna en sağlam örnek. Beyninin rotasını kaybetmiş eski köleler, boşlukta yeni robotlar...

 

Zenciler ve beyazlar ayrımı denen insanlık suçu Batı dünyasının alnında kara bir leke.

 

Afrika’nın ve Avusturyalı yerlilerin Paris’te bir sirk gibi halka gösterildiği günleri unutmak ise artık biraz zor!

 

Mustafa Özel’in muhteşem kitabı, Roman Diliyle Siya-set’ine baktığımızda bunu edebiyat üstünden örnekleyebiliyoruz.

 

Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’u ile adanın yerlisi Müslüman Cuma arasındaki ilişkiye bakarsak, bu zihnin nasıl işlediğini anlayabiliriz. Aydınlanmanın bir yan ürünü olarak dünyayı ‘aydınlanmış Batılılar’ ve diğer barbar halklar olarak ayıran mizaç çağımızın hastalığı. Kibirle sakatlanmış dev bir kültürün çürük kokusu.

 

Aynı şey Doğu bilgeliği ile karşılaşan aydınlarda da görülüyor. İslam medeniyetinin, onun kalbi, ruhu olan tasavvufun derinliklerine inmeye çalışan oryantalistler, Hint kültürüne, Çin kültürüne yaptıkları gibi Batılı kavramlarla izah etmeye çalışmış ve anlamamışlardır.

Bilindiği gibi bir dinin, bir medeniyetin ruhunu anlamak onun kelimelerine sahip olmakla başlar. Yoksa diğeri, başka medeniyetleri tahrif etmek veya en hafifiyle akademik bir malumatfuruşluktur o kadar.
Batı, Doğu üstünden kendini üretir durur. Bu arkadaşlıklarda da çok görünen bir durumdur. Bakarsanız bazıları kendi zaviyelerinden, değer yargılarıyla bizi değerlendirir, bizim de kendimize göre özel bir tarihimiz olduğunu görmezden gelirler. Böyle insanlar arkadaşımız değil rakibimiz gibi davrandıklarını bir türlü idrak edemezler. Kendi egolarının koyu karanlığında bir anlaşılmazlık olarak yaşar giderler.
Neyse biz esas mevzumuza dönelim.
Öyle Batılı düşünürler vardır ki, Allah’a âşık olmuş, isimlerini değiştirmiş ve Müslüman fikir dünyasına kalın çizgilerle iz bırakmışlardır. Rene Guenon böyle bir insan. Kendisi Şazeli şeyhi olarak tanınır ve irfani servetimizin dünya çapında tanınması için gayret göstermiş dâhi bir bilgedir.
Bir Doğu-Batı sentezine ihtiyacımız olduğu düşünürlerimiz tarafından ifade edilmiştir. Mesela Semiha Ayverdi; “artık bu iki medeniyetin birbirine yaklaşması birbirinden nasip alıp birbirinin aynasında eksiğini fazlasını görmesi gerektiğini” söylemiş.
Mesela Necip Fazıl: “Batı’nın bütün eksikliği ruh, aslolarak Doğu’da... Dünya fethine memur akıl da Batı’da. Bu iki kutbu birleştirip bir ark lambası gibi parlayana kadar hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir.”
Tasavvuf dinin özü ve merkezi
Rene Guenon bir Avrupalı. O şöyle yazmış: “Garplılar İslam ezoterizmini ifade etmek için ‘sufizm’ kelimesini icat ettiler. Bu kelime yerinde değildir. O bir mektep ifade etmez. Vahdaniyet doktrini tektir. Tevhid, vahid. Bütün Batı’da yayılmış kanaate zıt olarak İslam ezoterizminin mistizmle hiç ilgisi yoktur. Çünkü mistizm Hıristiyanlığa mahsustur. Tasavvuf ise dinin özü ve merkezidir.” Guenon, Batı’nın materyalizmi terk etmesi ve Doğu’yla birleşmesini bir gelecek öngörüsü olarak ortaya atmış. Anadolu irfanının yılmaz takipçisi Annemarie Schimmel bu mevzuyu izah ediyor:
“Batı, ben varım dedi; Doğu, ben yokum dedi. İkisi de iflas ve ıstırap halinde... İnsan sadece Allah’la olan münasebetiyle hakikaten insan olur. Bu münasebet olmazsa ne kalır: Biraz toprak, biraz hayvan!”
Guenon aşamalar geçirmiş tek dünya medeniyeti değil, ayrı yönlerde inkişaf etmiş çeşitli medeniyetler olduğunu söyleyerek ortak bir konuşmanın başlaması için kuralları ortaya koydu.
Guenon, tradisyon “An’ane” kelimesini ortaya atmış, bu kavramı yükseltmiş ve şu ilginç satırları yazmıştır:
“Öyle ki okumamış olanın okuyandan çok olduğu bir devirdi. Ama bu ‘aydın’ın okumamış tradisyondan aldığı hikmet ve irfan sermayesiyle âleme öğreteceği bir kültürü vardı. İskender ve Napolyon birer cihangirdi. Fakat onlarda bir eksiklik vardı. Manevi bir rehberden mahrum oldukları için terkipsiz bir malzeme olmaktan kurtulamadılar. Hâlbuki genç şehzade Fatih daha ilk hazırlık ve yetişme devrinde ergin ve olgun bir ruh tablosu arz ederek, şark tradisyonunun bir sembolü olarak dünya sahnesine çıktı.”
Kalbi çarpan kitaplar bıraktı ardında
Rene Guenon başından beri bir hakikat arayıcısıydı. İslam’a yolu düşene dek hep bu meselelerle uğraştı. Fransa’da doğdu. Dünya dinlerini, İslam, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini inceledi. Katolik bir ailenin çocuğu idi. Hayatı okumak ve tefekkür etmekle geçti.
1910 yılında bir Şazeli şeyhiyle tanışıp Müslüman olan İsveçli ressam Jhon Gustav (Abdülhadi) ile karşılaştı. Onun sayesinde de Müslüman oldu. Avrupa’da İslam tasavvufu ve İbn Arabi’nin tanınmasına hizmet etti. Tasavvuf kelimesinin mistisizm değil seyrisülukla ve intisap kelimesiyle karşılanması gerektiğini anlattı. Bütün dinlerde tevhidin tek, şeriatların farklı olduğunu yazdı.
Uzun yıllar sonra Kahire’ye yerleşti ve şeyh Abdülvahid Yahya olarak yaşadı. Martin Lings ve Lamartin’in yeğeni yakın dostları oldu.
Ardında muazzam bir külliyat, kalbi çarpan kitaplar ve mektuplar bıraktı.
Bir karınca titizliğiyle çalışan sevgili Mustafa Tahralı hoca tüm Guenon düşüncesini uzun yıllar boyunca inceleyerek bize bir kitap hazırlamış; Çağ ve Hakikat.
Konuya hâkim bir âlimin yorumları, anlatımı, yerinde alıntıları ile adeta bir nehir tefekkür.
İrfan, bilgelik tarihimiz üstünde düşünmek isteyenlere -ki düşünmeyip ne yapacaklar onu da bilmiyorum- hazine bir kitap.
Okuyanlara ve de zenginleşenlere selam olsun...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.