Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Uzun çocuk: İlhan Berk




Toplam oy: 1087
‘Uzun çocuk’ deyişim yalnızca çocukluğuna sonradan kavuşması ya da kendi istediği gibi bir çocukluk kurarak onu uzun uzun yaşaması babında değil, bu ‘uzun çocuk’luğa gençliğini de dahil etmesindendir.

Efsanesini, rivayetlerini, aşklarını, resimlerini, şiirini, anılarını, hepsini yalnızca bir ada sığdırıp ya da bir adda toplayıp, hepsi olmak, hepsinde olmak ve hepsinin olmak zordur. Belki bir kereliğine olabilir, bir dönem için mümkündür bu ama, 92 yıllık bir yaşamın tümünde İlhan Berk olmak ve İlhan Berk kalmak daha zordur. İlhan Berk’in sanırım pek çok başarısının yanında en büyük başarısı da budur: Her şeyi kendinde toplamak.Ve bu çaba ya da ısrarda olan şey diyelim, asla ‘hayali’ olmayan, en fazla ütopya denilebilir, dünyayı bile kendinde toplama arzusudur ki, bunu arzulamak bile, gerçeklik duygusunu canlı tutmak, sürdürülebilir kılmak açısından yeterince yeterlidir.

 

 

‘Yeterince yeterli’ demek çoğu şairi, yazarı tanımlamada, onu olduğundan daha ileri, yüksek, ötede gösteren, en azından o kişi için, bir saptama, tanım olabilirken, İlhan Berk için açıktır ki, anlam belirten bir söyleyiş olmayacaktır. Çünkü İlhan Berk, yetinmeyi bilmeyen, istemeyen, hatta bunu hiç mi hiç düşünmemiş bir şairdir. Ezcümle, pek sevdiği ve onu da pek seven Sina Akyol’un “Yetinmek sevindirir” diye yazarak hepimizi de sevindirdiği ve o söyledikten sonra miri mal gibi her koşulda, her durumda kullanır olduğumuz o ‘Sinasözü’, İlhan Berk için sanırım hiçbir zaman geçerli olmadı. Kimbilir belki Berk bu sözün yalnızca ‘sevindirir’ bölümünü bile duymuş olabilir, zira ‘yetinmek’ kısmını duysa da duymazdan gelecektir. Duymak, duymamak, duymazdan gelmek... Konu ister yetinmek olsun, isterse bambaşka bir şey, İlhan Berk’le hiç ilgisi olmayan sözcükler, kavramlardır bunlar. İlhan Berk ‘duymayan ama gören’ bir şairdir. Duygulu olmaktan söz etmiyorum, duygucu olmanın da şiirle bir ilgisi yok, biraz daha ileriye gidip, İlhan Berk’in ‘duyarlı’ bir şair de olmadığını söylüyorum. Pek çok şair için, kuşkusuz usta ve büyük şairler için de, ‘duyarlı’ olmak neredeyse şair olmakla eşdeğer bir hal iken ve öyle olunmazsa şair de olunmazmış gibi bir inanç kendiliğinden bir biçimde zaten varken, İlhan Berk’in ‘duyarlı’ olmadığını söylemek tuhaf, hatta korkunç bile gelebilir, ama dikkat, ‘duyarsız’ demiyorum!

 

 

 

 

 

 

Hem niye ayrıca ‘duyarlı’ olsun ki, denebilir. İlhan Berk öyle doğaldır ve bu bakışını baktığı her şeye, ister nesne olsun ister insan, öylesine yalın ve tabii bir biçimde taşımış, yaymıştır ki, onun doğallığında ayrıca bir duyarlılık aramak gereksiz olur. Her şey o doğallığın içindedir. O bu dünyaya konuk gelmiş insanlardan değildir, o bu dünyayı ‘görmeye gelmiş’tir. Gördükçe de göresi gelmiştir. İlhan Berk ‘görme’nin şairidir, ve Türk şiiri de ‘görme biçimleri’nden biri olmuşsa zamanla, onun kurucusu ve ‘ulu gören’i de İlhan Berk’ten başkası değildir. Yalnızca dünya mı, doğa da, gökyüzü de, nehirler, dağlar, evler, sokaklar, insanlar, kadınlar, hayvanlar, çiçekler, bitkiler, bahçeler, avlular, taşlar, hepsi hepsi İlhan’ın ‘görmeye geldiği’ şeylerdir. Şairimiz İlhan Berk’se nesneler de doğal olarak ‘şeyler’ olur.

 

Bu yüzden İlhan Berk’ten bize kalan, şiirleri dışında elbette, o hala hayretle bakan kocaman çocuk gözleridir. "Kimsede görmedim böyle bir çift göz ve onun bakışı" dedirtecek kadar açık, meraklı, saf, temiz, dolu ve büyüktür. Biz onun şiirlerine bakarız, onun gözleri de bize bakar. ‘Bakışımlı’dır İlhan. Buradayken de yokken de bakacak, bakışacak, bakışımlı olmayı sürdürecek kadar ‘şiirgöz’ olmuş ve gözümüz şiire belki de onunla doymuştur.

 

 

Görmek ve bakmak arasındaki farkı önemsiz kılan gözleridir hala yaşayan. Hem görür hem bakar, hem de diyelim ki duyacak, duyarlı olunması gereken bir şeyler varsa onları da gözleriyle duyar. Bakarken duyar ve görmesiyle bir duyarlılık kazandırır gözlerine. Üstelik büyük bir şair, büyük bir dünya, doğa ve insan ve güzellik aşığı olarak, ona yakışan bir şey daha yapar ve ‘bakışım’ı, ‘bakışımlı’ olmayı da bir miras olarak, diyelim ki yeni bir gelenek olarak bırakır, ödünç verir, bakışımın sürmesini sağlar, ki bu bir bakıma ölümden sonra da başkalarında yaşamayı sürdürmenin bir yolu, bir biçimidir. Görme ustası, bakışım öğretmeni, ki kim söyleyebilir İlhan Berk’in duymadığını bu bakışımlılıkla!

 

 

 

 

 

 

Çoğunluğun ölmek için geldiği bir dünyaya, bazıları da görmeye gelmiştir. Bir ‘az’lıktan söz ediyorum elbette. Şiirde bile. Hatta sinemada bile. Görmenin biçimleri vardır ve Ece Ayhan’ın görmesiyle, neyi gördüğüyle, onun en yakınlarından bir şair olarak İlhan Berk’in görmesinin, görmek istediklerinin neredeyse hiçbir yakınlığı yoktur, tümüyle birbirine uzak, çok uzak iki göz gibidir Ece’yle İlhan bu hususta. Oysa belki ancak bir Cemal Süreya şiiri söyleyebilir aralarındaki dostluğu: “İki kalp arasında en kısa yol: / Birbirine uzanmış ve zaman zaman / Ancak parmak uçlarıyla değebilen / İki kol.”

 

 

“Bir anlatı doymazıyım ben” demiştir ya, bunu belki bir terime, ‘şiirgöz’ ya da ‘gözobur’ olarak çevirmek de mümkündür: Anlatıdoymazı, görmedoymazı, şiirdoymazı, yazıdoymazı, aşkdoymazı. ‘Doymazlık’ kamusal Türkçede fenadır, olumsuzdur, ‘gözüdoymaz’lıkla eşdeğer olarak kullanılır. İlhan onu ‘şımarıklık’la değil ama, ‘uzun çocuk’luğun icaplarından biri olarak, dudak şımarıklığı diyelim buna, sevimli, neredeyse gerekli bir doymazlığa çevirmiştir, ki bunu okuyan biri sonunun doygunluğa varacağını sezer, böylece kendisinin de bundan payını alacağını bilir.

 

 

Doymaz, yetinmez...Onda doymama ve yetinmeme halleri, dünyayı yalnızca şiir için, aşk için yaşama arzusunun gerektirdiği haller, fiillerdir. Bir başkasında, eski deyimle ‘sakil’ durabilecek bu niteliklerin, hatta ‘nitelik’ bile denmez çoğu kere ve çoğu yerde bunlara, İlhan Berk’te birer yaşama nedeni olması da, elbette onun yapıtlarının hem nicelik hem de nitelik olarak, bu hallerin olumsuz imgesini tersine çevirecek yükseklikte ve çeşitlilikte olmasıdır. Ve yalnızca İlhan Berk şiirini değil, uzun bir çocuk olarak İlhan Berk çıtasını kurması, her zaman onun üstünden aşmak için çalışması, çalışkanlığı, merakları, ilgileri, ısrarı da, onun en az iki kere İlhan Berk olmasına yol açar. Onu tanıyanlar, dostları, yakınları bu İlhan Berk’leri kendi mahremiyetleri kapsamında artırabilirler elbette, ama okurları da bu anlatıya, yazıya, şiire, dünyaya, doğaya ve aşka doymak bilmeyen, yetinmek bilmeyen çocuğun uzunluğuna yaslanarak, onda kendi İlhan Berk’lerine bakabilirler, görebilirler. Kendi İlhan Berk’lerini bulabilirler, ama hepsinin adı İlhan Berk’tir yine.

 

 

 

 

 

İlhan Berk’te şiirin bir ‘iddia’ olması da İlhan Berk kadar doğal bir şeydir. Bu sonradan ve kazanılmış bir ‘iddia’ değildir üstelik. Kendiliğinden, neredeyse İlhan Berk ve şiirinin doğuşundan başlayan bir şeydir. Dünyayı yazmak için yalnızca bir sayfadan ibaret gören biri, tarihin değil ama, dünyanın, aşkın ve şiirin ‘vakanüvis’i gibi davranacak, ve hiçbir şeyi kaçırmadan onları yazının ve şiirin belleğine, kaydetmek değil, kazımak için durmadan çalışacaktır.

 

 

İki tutum: Evet, küçük İskender’in mükemmel bir İlhan Berk portresi çizdiği “Son Simurg” yazısında dediği gibi, o çocukluğunun peşine düşmemiştir. Ama, çocukluğunu uzatmıştır. Kimbilir belki de olmayan çocukluğunu keşfetmiştir sonraları, kendine bir yeni çocukluk icat etmiştir ve yaşamaya oradan başlamıştır, yaşamaya, doyamamaya, yetinememeye, doğaya ve geç haylazlığa diyelim. Şımarık ya da küstah bir tutumu yoktur onun ama, hafif haylaz, biraz dalgacı, çoğunlukla da
oralı olmayan bir tavrı vardır.

 

 

Olmayan çocukluğunu ya da olması istediği gibi bir çocukluğu başlattı ve uzattı, hiç öyle görünmese de, serin bir bakışla değerlendirildiğinde, şiirde ve hayattaki macerasının ne kadar renkli, ne kadar çeşitli ve zengin olduğu görülür. Bence ‘oyun’ duygusunu İlhan Berk kadar severek benimseyen ve ‘oyun’a sonuna dek sadık kalan başka şair yoktur Türk şiirinde. ‘Oyun’ duygusu ciddiye alınması gereken bir şeydir ve ciddiyet gerektirir. İlhan Berk bunu o kadar ciddiye aldı ki, şiirinden dünyaya, doğadan insanlara dek, bunun için de çemberler çizdi ve o çemberlerin çekimine kapılanlar ya da İlhan Berk’in oyuna çağırdıkları da sonuna dek bu oyunda kaldılar. Elbette ondan sonra da. Oyunda da tıpkı gerçekte olduğu gibi bir bakışım vardır, ve oyunla gerçeğin buluştuğu, karıştığı yerde de resimlerin yan yana çıkarılması gibi şiirler de yan yana çıkarılacaktır. Bakışa bakışa.

 

 

 

 

 

 

Yetinmemek, doymamak, iddialı olmak, vb...İlhan Berk’in yapıtı düşünüldüğünde, gerçekte bu kavramların ve hallerin de hiçbir öneminin olmadığı söylenmelidir. O bunları da geçersiz kılacak kadar şiire, dünyaya, doğaya, aşka uzun uzun sarınmış, Reha Mağden’in güzel ve ‘erotik’ deyimiyle, bunlarla ‘karmankarış’ olmuştur, (bkz: sarmaşdolaşın bir sonraki hali). Şiire ve onu yazma nedenleri olarak gördüğü şeylere bu kadar derinden, kökten bağlı bir insanı, onun uzun bir ağaç gibi kök saldığını ve derinleştiğini de unutmadan elbette, bu terimlerle adlandırmak da hem olanaksız hem de gereksizdir.

 

 

‘Uzun çocuk’ deyişim yalnızca çocukluğuna sonradan kavuşması ya da kendi istediği gibi bir çocukluk kurarak onu uzun uzun yaşaması babında değil, bu ‘uzun çocuk’luğa gençliğini de dahil etmesindendir. Hepimizin, hatta onu hiç tanımayan genç şairlerin bile ondan ‘Türk şiirinin en genç şairi’ diye söz etmesi yalnızca şiirde ısrarı ve iddiasından, elbette büyük bir şair olmasından, bunu söylemek de ne kadar gereksizmiş meğer, değil elbette, bence dünyaya, aşka ve doğaya bağlılığındandır biraz da. Yalnızca şiir yazmak ve büyük şair olmak ve ölünceye kadar neredeyse bunu sürdürmek sözkonusu olsaydı, o zaman Dağlarca için de ‘Türk şiirinin en genç şairi’ tanımını kullanmamız gerekirdi.

 

 

Bu ‘uzun çocuğa’, dünyaya, aşka, doğaya, şiire bağlılığı bize öğretip gittiği 28 Ağustos’ta yalnızca kendi şiiriyle ‘Teşekkür’ edebilirim: “Evet hep açık gidip gelen ağzın içindi; / Gökyüzünün o huysuz maviliği içindi; / Elma kokan bir Türkçeyle konuştuğun içindi; / Ölümün sefil, kötü belleği içindi; / Her gün pazar kurulan o sokaklar içindi; / Saçında uykusu kaçmış çiçekler ıslattığın içindi; / Çocuklar okuldan dönüyormuş gibi sesin içindi; /.../ İşte bütün ama bütün bunlar için sana teşekkür ederim.”

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.