Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Virginia Woolf'un Gözünden Londralı Olmak



Gayet iyi
Toplam oy: 19
Çizilen Londra manzarası, dönemin kapitalist ve çıkarcı dünya görüşüyle de paralel. 1930’ların başında Londra’da ayakta kalmak mücadeleyi gerektiriyor çünkü.

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var. İstanbullu, Parisli ya da Londralı olmak, kentle kurduğumuz ilişkinin yoğunluğu ölçüsünde kimliğimize damgasını vuruyor.

 

Virginia Woolf’un 1931 ilkbaharında yazdığı ve Good Housekeeping dergisinde yayımlanan denemelerinden oluşan Londra Manzaraları, bize edebiyatçının gözünden Londralı olmayı anlatıyor. Yazar, 20. yüzyılın başındaki kenti altı başlıkta ele alıyor. Seyahatine Thames Nehri’nin doğu kıyısındaki rıhtımlardan başlıyor ve batıya doğru devam ediyor. Virginia Woolf’un kenti anlatırken uğradığı duraklar, 20. yüzyılın başındaki Londra’yı betimlemek için özenle seçilmiş görünüyor. Geleneğin etkisini yitirmesiyle esen değişim rüzgarları, kitap boyunca kendisini hissettiriyor. Örneğin ilk denemede konu edilen rıhtımlarıyla Londra, küresel ticaretin merkezi olarak tasvir ediliyor. Dünyanın her yerinden yük gemileri hammaddelerini tüketim nesnelerine dönüştürülmek üzere kentin rıhtımlarına boşaltıyor. Woolf, ticaretin yarar işlevinin bir tür estetik kaygı yarattığından bahsediyor. Kentli insanın ince zevkleri tüketilecek nesneleri belirliyor; böylece araç, kentli için amaca dönüşüyor.

 

Trajedi ile komedi el ele

 

Londra’nın en işlek caddesi olan Oxford Caddesi, toplumsal değişimin adeta vitrini gibi. Daha elit caddelerin aksine burası fazlasıyla hikâye barındırıyor, caddede trajedi ile komedi el ele yürüyor. Kentin bütün büyüsü de buradan kaynaklanıyor. Caddedeki hız, eğlence, gösteriş katı İngiliz ahlakçılığını rahatsız ediyor. Cadde dayanıksız binaları, ince duvarlarıyla mimarideki değişimi de yansıtıyor. Artık gizlilik ortadan kalkıp geçirgenlik ve şeffaflık her yanı sarıyor. “Çağdaş Londra’nın çekiciliği, kalıcı olmak için kurulmamış olmasından kaynaklanıyor; o geçip gitmek için kurulmuştur”. Geleneğin, kenti gelecek nesillere miras bırakma anlayışı yitip, yerini şimdiye ve pratik olana bırakıyor. Çizilen Londra manzarası, dönemin kapitalist ve çıkarcı dünya görüşüyle de paralel. 1930’ların başında Londra’da ayakta kalmak mücadeleyi gerektiriyor.

 

20. yüzyıla damga vuran en önemli değer her ne kadar değişim olsa da, kentler ulus bilincine ve demokrasiye katkıda bulunan isim ve kurumlara sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam eder. Kentlerde yaşamış ünlü yazarların, bilim insanlarının yaşadıkları evler korunup kollanır, müze haline getirilir. Virginia Woolf da, tarihçi Caryle ve şair Keats özelinde, Londra’nın önemli kişilerinin üzerinden kentlilik bilincinin pekiştiğini belirtir. Yazarın kentlerin olmazsa olmazı demokrasiye avam kamarası üzerinden yaptığı vurgu da dikkate değer. Kent sakinleri halkı temsil eden, halk için önemli kararlara imza atan Avam Kamarası’na güvenir ve iradesini teslim eder.

 

Virginia Woolf Londra Manzaraları’nda kenti geçmişi ve geleceği ile birlikte ele alıyor. Kentin geçirdiği dönüşüme olumlu ve olumsuz bütün yönleriyle bakıyor. Hem de bunu üstten değil sıradan halkın gözünden yapıyor. Böylece kenti yazılı olarak asıl sahiplerine teslim ediyor. Bugün artık o Londra’nın üstünden çok sular akmış olsa da, Joyce’un Dublin için dediği gibi, 1930’ların Londra’sını zihnimizde bugün yeniden inşa etmemizi sağlıyor, aslına uygun olarak.

 

 

 

LONDRA MANZARALARI
Virginia Woolf

ÇEV: Şenay Kara
KIRMIZI KEDI YAYINEVI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.