Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yeni başlayanlar için Mo Yan



Vasat
Toplam oy: 1187
Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış ve bu ödül vesilesiyle hem övülmüş hem de yerilmiş olan Mo Yan kimdi allasen? Neydi onu 57 yaşında Nobel sahibi yapan şey? Bilmemek değil, öğrenmemek ayıptı.

Madem aramızda yabancı yok, bir itirafla başlayacağım: Hakkında birkaç haftaya kadar hiçbir şey bilmediğim, tek bir kitabını dahi okumadığım, daha fenası adını bile duymadığım ve Nobel almasa muhtemelen de hiç duymayacağım (bana trenler çarpsın) bir yazara dair bir şeyler yazmak için masaya oturmuş biriyim. Lakin sanırım yalnız da değilim. Geçtiğimiz ay bu yılki edebiyat Nobel’ini aldığı açıklanan, “gelmiş geçmiş en ünlü Çinli yazar” olarak anılan Mo Yan’ın adını duyar duymaz, sosyal medyadan yükselen mırıltılar bana bundan başkasını söylemiyor: “Adını hiç duymadım” ya da “Türkçeye çevrilmiş tek bir kitabı yok ki okuyalım” diyenler arasında rüştünü ispatlamış yazarlar, editörler ve eleştirmenler de vardı. Bizimkiler tarafından ıskalanıp -ne yazık!- Batılı yayınevlerinin dikkatini cezbetmiş, çoğu kitabı İngilizceye çevrilmiş, azımsanamayacak bir yazar şöhretine kavuşmuş, yetmemiş bu yılın güçlü adayları Alice Munro ve Haruki Murakami’yi geride bırakarak edebiyat Nobel’ini almış ve bu ödül vesilesiyle hem övülmüş hem yerilmiş olan Mo Yan kimdi allasen? Neydi onu 57 yaşında Nobel sahibi yapan şey? Bilmemek değil, öğrenmemek ayıptı.  

 

 

 

 

 

 

                        (Görsel çalışma: Kaan Bağcı)

 

 

 

 
Gerçek adı Guan Moye olan 1955 doğumlu Mo Yan, çiftçi bir anne babanın oğlu olarak Çin’de doğmuş. Çocukluğunun epey zor geçtiği bilinen yazar, kültür devriminin ilk yıllarında, 12 yaşında okulu terk etmek zorunda kalmış. Bir süre tarlalarda çalıştıktan sonra bir petrol fabrikasında çalışmaya başlamış. Kültür devriminden sonra ise Halk Kurtuluş Ordusu’na katılmış ve oradaki görevini devam ettirirken aynı zamanda ordunun sanat akademisinde edebiyat eğitimi de almış. İlk öykülerini de bir asker olarak kaleme almış Mo Yan. Çincede pek çok kısa öyküsü ve romanı yayımlanan yazarın, eserlerinin neredeyse tamamı İngilizceye çevrilmiş ve bu onu  Batı’da da bilinen bir yazar yapmış. Lakin Mo Yan, asıl ününü bir filme de konu olan Red Sorghum Clan (Kızıl Darı Tarlaları) romanına borçlu. Konusunu Japonya’nın 30’larda Çin’i işgal ettiği dönemde yaşanan olaylardan alan bu ilk edebi başarı, Çin'in doğusundaki kırsal bölgelere çeviriyor gözünü. ‘Mo Yan’ takma adının hikayesi ise şöyle: Mo Yan Çincede ‘Konuşma!’ anlamına geliyor.  “Her büyük yazarın bir müstearı olmalı,” düşüncesiyle bu ismi seçen Mo Yan, verdiği bir röportajda bu takma adın, 50’lerde Çin devriminin politik havası sebebiyle anne ve babasının, ona aklından geçenleri evin dışında ifade etmemesi için verdiği öğüde referans olduğunu söylüyor. Bu, aslında Mo Yan’ın bir yazar olarak duruşu hakkında da çok şey söylüyor.

 

 

 

 

Edebiyatı hakkında da başkalarının fikrine sığınmaktan başka çare yok, şimdilik. Denen o ki, Mo Yan’ın en fazla etkilendiği isim Faulkner. Kafka ile edebi yakınlığı da konuşulanlar arasında; öyle ki Mo Yan’ın Çincenin Kafka’ya olan cevabı olduğu söyleniyor. Bu birkaç ipucu bile, okur iştahımı ziyadesiyle kabartıyor. Mo Yan’ın üslubuyla ilgili ise söylenen şu: Yazarın tarihle iç içe olmakla beraber, tarihi bugüne taşıyan absürt ve fantastik bir dili var. Sıklıkla kara mizaha başvuruyor, sıra dışı karakterler yaratıyor ve sembolik bir anlatımı tercih ediyor. Eserlerindeki en güçlü temalardan biri, ideolojinin etkisine rağmen, insanın değişmeyen açgözlülüğü ve yolsuzluk. Mo Yan, sahnelerini inşa ederken sıklıkla baş döndürücü derecede vahşi imajlara başvuruyor. Beri yandan işçi ve bürokratları absürt haller içinde resmederek hicivci yanını da belli ediyor. Mo Yan’ın kalemi ayrıca geçmişle bugün, yaşayanla ölü olan, iyi ile kötü arasındaki bulanık alanda geziniyor. Kadın ve erkek karakterlerini Çin’in geleneksel cinsiyet algısının dışında kurgulayan yazarın, kendisi de yarı otobiyografik bir karakter olarak eserlerinde karşımıza çıkıyor.  Márquez’in büyülü gerçekçiliğinden etkilendiği de söyleniyor. Sadece Çince bilen ve dünya edebiyatını çevirilerle takip eden Mo Yan’ın,  eserlerine seçtiği mekan ise, çoğunlukla doğduğu topraklar, yani kırsal Çin… Mo Yan’ı orijinal dilinde okuma şansına erişenler onun yerel dili ustalıkla kullandığını belirtiyor. İşin mutfağını merak eden okuru mest edecek bir bilgi olarak şunu da söylemeden geçmeyeyim;  yazar metinlerini elle yazıyor, çünkü bilgisayar alfabesinin Çinceyi karşılamadığını, söz dağarcığını kısıtladığı düşünüyor.

 

 

 

 

Mo Yan’ın edebiyatının yanı sıra politik duruşundan da bahsetmek gerek, zira Nobel almasıyla en çok harlanan konu bu. Komünist parti üyesi yazar, özellikle ödülden sonra muhalif yazarlar tarafından iktidara yakın olmakla eleştirildi. Batı onun edebiyatını Nobel’le taçlandırsa da, Mo Yan’ın, yazarları sansürleyen ve itaati reddedeni cezalandıran bir yönetime hizmet etmek konusunda fazla hevesli ya da yönetime karşı çıkamayacak kadar çekingen olduğu ifade edildi. Bu bakımdan, ödülün onun yerine Çin’deki sansürü ortadan kaldırmak için uğraş veren, daha muhalif bir yazara verilmesi gerektiğini söyleyenlerin sayısı az değil. Bir yanda komünist yönetimle yakın ilişkileri, Mao’ya övgüler düzen bir yazar olduğu, Çin’i temsil edecek bir aydın olamayacağı iddiaları; diğer yanda zorunlu kürtaj, yönetime başkaldıran köylüler gibi ‘muhalif’ konuları ele alan, cinsel içeriği ve Komünist Parti çizgisi dışında bir sınıf mücadelesi bahsi yüzünden yasaklanmış romanları… Mo Yan’ın politik haleti ruhiyesi hakkında net bir şey söylemek pek kolay değil.  Yine de Nobel’in söz konusu tartışmalara çanak tutması beni şaşırtmıyor. Nobel’in politik bağlamıyla gündeme gelmesi,  siyasetin edebiyattan rol çalması ilk kez şahit olduğumuz bir şey değil. Mo Yan’ı bir ‘edebi deha’ olarak tanımlayan İsveç Akademisi’nden Peter Englund’un bu konuda yaptığı açıklama, jenerik de olsa, işe yarayabilir: “Bu sadece ve sadece edebi liyakati ödüllendiren bir edebiyat ödüldür. Başka şeyleri dikkate almıyoruz. Kazanan kişinin ülkesinden gelecek tepkileri hesap etmiyoruz.”  İnanması serbest.

 

 

 

 

Duydum ki Can Yayınları Mo Yan’ı Türkçeleştirmek için kolları sıvamış. Nefesimizi tutup bekleyeceğiz. Yine de içimde, bu yazıyı tek bir Mo Yan cümlesi okumadan yazmaktan mütevellit tatsız bir his dolanıyor. Okuduktan sonra bir daha konuşalım derim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.