Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yerlilik Sorununa Öyküden Bakmak



İyi
Toplam oy: 51
Yerliliği savunmak, sanki evrensel olana sırt dönmek, içine kapanmak ve elde olanla idare etmek gibi algılanır ve kültürel yabancılaşmaya bir ilaç olarak sunulduğu düşünülür. Oysa yerlilik ait olduğumuz kültürün yaşam biçimini savunmaktır. Oradan beslenmek, oranın dilinden düşünmek ve yazmaktır. Zaten bu öylesine açık bir şeydir ki dünyaca okunurluk kazanan yazarların eserlerine yüzeysel bir bakış bile meseleyi kavramak için yeterlidir. Örneğin Dostoyevski’nin, Marquez’in ve Kemal Tahir’in köylülerinin “iş tutma biçimleri”nde ortak noktaları yok gibidir. Hatta bu “biçim”leri ifade etmek için yazarın seçtiği kimi kelimelerin diğer dillerde karşılığı bile olmayabiliyor. Burada çevrilebilir, başka kültürden insanlara aktarılabilir olan insandaki değişmeyen özdür; insanlık halleridir.

Yerlilik sorunu derken siyasi bir kavrama atıf yapmıyorum. Edebiyatın doğduğu, beslendiği dille ilişkisine dikkat çekmek istiyorum. Dil, bir ortam olarak insanı sarıp sarmalar; insan için dilin-dışarısı yoktur. Var olanlarla ilişkisini dil sayesinde belirler; onları tanır, isimlendirir. İsimler, aynı zamanda insanın şeylerle olan ilişkisini tayin eder. İşte bu ilişki aynı zamanda insana bir referans çerçevesi de çizer; buna dünya görüşü de diyebiliriz. Adı üzerinde dünya görüşü, insanın görüp hissettiklerini bu görüşe sığdırması, bu görüş doğrultusunda telif etmesi demektir. Olaylar ve olgular dünya görüşü sayesinde anlamlı bir bütün oluşturur. Edebiyat bağlamındaysa bu bütünlük üslubu belirler. Üslubun; “oluş, yapış veya yapılış biçimi, tutulan yol, tarz, usul” olduğunu hatırlarsak, son tahlilde, yazarın mevzuları ele alma biçimidir diyebiliriz.

 

Tek malzemesi dil olan edebiyat da doğal olarak toplumsal bir olgudur. Kültürün diğer unsurlarıyla arasında karmaşık bir ilişki vardır. Bireysel ve toplumsal hayatın tüm canlılığını dile yaslanarak temsil eder. Edebiyat eseri dilin içinde ve dil sayesinde var olduğu için onun tek varlık sebebi dildir. Okurla eser arasındaki ilişkinin de zorunlu tek yolu yine dildir. Eser, dil sayesinde anlatmaya çalıştığı olayı ve olguyu somutlaştırır, kelimelerin ve sözdiziminin yardımıyla hem görünür kılar hem de tanınmasını sağlar. Yazar-eser-okur arasındaki ilişkinin, iletişimin zemini dildir.

 

YAZAR BİR KÜLTÜRÜN İÇİNDE DOĞAR

 

Yazarın sahip olduğu referans çerçevesi aynı zamanda onun ifa ettiği edebiyatın ufkudur. Sadece olayları ve olguları tanımak, tanımlamak değil, aynı zamanda içinde yaşanılan toplumun değerleriyle ilişki kurmak da bu ufka dahildir. Bir dönem çokça tartışılan evrensel olabilmenin yolunun yerlilikten geçmesi meselesi bir yana, eğer bir eserden söz ediyorsak, bu eserin toplumun içinden, onun yoğurduğu kültürden geçmesi zorunluluktur. Çünkü bir toplumu, kendine özgü değerlerle tanıyıp anabiliriz. Her toplumda bu dokuyu oluşturan farklı değerler olabilir, ancak bunlar içinde benzer, birbirine yakın, hatta aynı olanlar da vardır ve bunlar insanlığın ortak değerleridir. Ancak burada vurgulanan, “insanlığın ortak değerleri” fikrini romantik bir evrenselliğe dönüştürüp içeriksizleştirmemek gerekir. Çünkü yazarın, bir kültürün içine doğduğundan söz etmiştik. Doğduğu kültür ona bir kimlik verir, aidiyetlerini belirler. Bu noktada yazar kendi kimliğiyle diğer kültürler arasındaki bağı evrensel değerler üzerinden kurar. Edebiyat nihayetinde insana insanın hâllerini anlatır, birçok edebî eserde bizi saran, onlarda bulduğumuz bu insanlık hâlleridir. Olaylar ve olgular karşısında insanların verdiği tepkiler farklılık gösterse de doğuştan getirdiği öz nedeniyle ortak bir paydada buluşulur. Çünkü duygular ortaktır, sadece onların ifade ediliş biçimleri farklıdır. Edebiyat, yerliliği ifade biçimlerinin farklılığından alırken, evrenselliği de duyguların özdeşliğinden alır.

 

Hürriyet Gösteri’nin Ocak 2006 sayısında, Nalan Barbarosoğlu ile Hüseyin Su, öykünün yabancılaşması meselesi etrafında bir söyleşi yapmıştı. Aradan neredeyse on iki yıl geçmiş, yine benzer sorunları tartışıyoruz. Söz konusu söyleşide; “Edebiyatın evrenselliğine her anlamda evet, ama öykümüzdeki ve romanımızdaki insan hangi coğrafyanın insanı? Kafka’nın, Camus’nün öykü ve romanlarından kaçtığı her hâlinden belli olan yapıştırma kişiler ve yine oralardan yayılan yapay bunalımlar yabancılaşma değil mi?” diye soran Hüseyin Su’ya göre: “Türk öykücülüğünde, kendisine, kendi benine, kendi kodlarına ve kendi diline yabancılaşma sorunu var.” Aslında sorun on iki yıllık bir sorun değil, yüz yirmi yıl öncesi, belki bin iki yüz yıl öncesi de var. Mesela Dostoyevski, Batı kültürü karşısında yerliliği savunuyordu, bir yüzyıl önce. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz sorun daha karmaşık. Hızla küreselleşen bir dünyadan söz ediyoruz. Küreselleşmeden söz etmek, aynı zamanda bir kültürün küreselleşmesinden, zayıf kültürleri etkilemesinden, dahası onları belirlemesinden de söz etmek demektir.

 

Yazarın sahip olduğu referans çerçevesi aynı zamanda onun ifa ettiği edebiyatın ufkudur. Sadece olayları ve olguları tanımak, tanımlamak değil, aynı zamanda içinde yaşanılan toplumun değerleriyle ilişki kurmak da bu ufka dahildir.

 

 

 

DİLLE KÜLTÜR AYRIŞTIRILAMAZ 

 

Kültürün bir yaşam biçimi, yaşam içinde tüm yapıp ettiklerimiz demek olduğunu hatırlarsak, bütün bu yapıp ettiklerimizin başka kültürler tarafından belirlenmesi, bizi biz yapan değerlerden de kopmak anlamına gelir. Aynı söyleşide Hüseyin Su, “dilimizin ve kültürümüzün dokusu, yazdığımız öykülerde, bütünüyle edebiyatımızda görülemiyorsa, biz neyi hangi dille yazıyoruz?” diye sorar. Ona göre, gerçek sanatçı duyarlılığı, derinliği, kavrayışı, yeteneği ve feraseti de burada belli olur: Kendi toplumunun kültürel ve tarihsel damarlarından gereği gibi beslenmesini bilmekte. Ancak küreselleşmenin bu kadar etkili, hatta saldırgan olduğu bir dönemde bu bilinci diri tutmak hayli zordur. Çünkü insan çoğu zaman neyin, ne kadar etkisi altına girdiğini bilmeyebilir. Bu biliş, insanın kendisini her zaman özeleştiriye tabi tutmasından geçer.

 

Mustafa Zeki Çıraklı, Hece dergisinin Yerlilik özel sayısında, (Haziran-Temmuz-Ağustos 2010) bir eserde yerlilik meselesini dört başlık altında toplar: “(1) dil açısından, (2) medeniyet tasavvuru açısından, (3) Tematik/izleksel açıdan ve (4) ahlaksal açıdan ele alınabilir. Bazı eserlere ahlaksal açıdan- bakıldığında, (a) toplumcu ahlaka yaslanan yerlilik (toplumcu gerçekçi yerlilik) ve (b) muhafazakar ahlaka yaslanan geleneksel yerlilik anlayışı dikkat çeker. Son olarak, edebiyat bağlamında ‘yerlilik’ kaygısını, hatta bunun incelenmesini yadsıyan ve edebiyatı sadece kendi estetik prensipleri ile değerlendirmeyi öneren ve kuramı önemseyen ‘salt yazınsal tutum’ ve evrensellik anlayışından söz açmak yerinde olacaktır.” Biz burada meseleyi edebiyat eseri ve dil ilişkisi olarak ele almaya çalışıyoruz. Ama daha önce vurguladığımız gibi dille kültür birbirinden ayrıştırılamaz; birinin yokluğunda diğeri ölür. Her ölen dil, aslında bir kültürün, diğer deyişle bir yaşam yorumunun ölümüdür. O kültürün mensupları kısa zamanda konuştukları dilin kültürünü benimserler, onlara benzerler, sonraki kuşaklar da atalarının yaşamı ne şekilde yorumladıklarını unuturlar. Hatta sürgün yazarlar, belli bir zaman sonra anadillerinde yazmakta zorlandıklarını söylerler.

 

Buraya kadar genel bir çerçevede anlamaya çalıştığımız yerlilik sorununa öykü özelinden bakabiliriz. Genç kuşak öykücülerde genel eğilim olarak yerli yazarların yeterince okunmadığını gözlemlemek mümkün. Özellikle onlarla yapılan söyleşilere, soruşturmalara bakınca bu sorunu açıkça görmek mümkün. Epigraflara, metinlerarasılığa ve ilham alınan kaynaklara bakmak sorunun netleşmesi bakımından yeterlidir.

 

GENÇ ÖYKÜCÜ ÇEVİRİ METİNLERİ DAHA ÇOK OKUYOR

 

Niye böyle olduğuna dair kültür emperyalizminden, küreselleşmeye, kanonik yapılardan, dünyada kimi yazarlara çokça atıf yapılmasına kadar bir dizi neden sıralanabilir. Ama günümüz öykü yazarlarının genç kuşakları ikna edemedikleri açıktır. Her türlü okumaya açık olan genç kuşak öykücüler, özellikle günümüz öykücülerini okumuyorsa bu noktada düşünmesi gereken orta yaşı geçmiş öykücülerdir. Burada görülmesi gereken husus, özellikle butik yayınevlerinin dünya edebiyatından bir hayli genç yazarı çevirmesidir. Bu durum günümüz öykücüsünü dünyayla açık bir rekabete sokmaktadır. Rekabette elbette sorun yoktur. Sorun, gençleri yerli yazarların okunması gerektiğine ikna edememekte yatmaktadır. Genç öykücü niye yerli değil de çeviri öykü okumaktadır? Hatta sadece Tomris Uyar ya da Kamuran Şipal çevirilerini tercih sebebi olarak kabul eden okurların önemli bir bölümü, niye onların yazdığı öyküleri okumazlar? Bu soru, cevabı açık bir şekilde burada dursun. Çünkü buradaki derdim genç öykücüleri suçlamak değil, tersine orta yaş üstü öykücülerin böylesi bir sorunla yüzleşmesidir.

 

Yerli edebiyattan soğuyunca farkına varmaksızın Türkçeden de soğuruz. Zaten Türkçe yazan bir öykücünün, Türkçeden soğuması şöyle oluyor; içine doğduğu, kendini tanımladığı, eşyanın adını öğrendiği dolayısıyla âlemi kavradığı anadiliyle arasına mesafe giriyor. Anadilden uzaklaşmak, o dile ait deyimlerden, atasözlerinden, simgelerden, imgelerden, mecazlardan da uzaklaşmak anlamına gelir. Dille kültür, kültürle inanışlar arasında kopmaz bir bağ vardır demiştik. Toplumlar, inanışları etrafında hayata biçim verirler. Bu biçim, insanların bütün hal ve tavırlarına yansır. Bazen, birinin sadece mimiklerine, beden diline bakarak onun hangi milletten olduğunu çıkarabiliriz. İçine doğduğumuz toplum, bizi biz yapar; insanla eşyayla ilişkimizi belirler. Ünlemlerimiz, vurgularımız, tınımız hep anadilce belirlenir. Sevgilerimiz, nefretlerimiz, acımız, sevincimiz hep dilin içindedir. Nasıl seveceğimizi, acımızı nasıl çekeceğimizi dil biçimlendirir. Örneğin bizim yas tutma biçimimizle İran’ın, Latin Amerika’nın ya da Çin’inki hiç birbirine benzemeyebilir. Latin Amerikalı emekli bir albayla Türkiyelinin hayata bakışı, içine düştüğü can sıkıntısı farklı biçimlerde tezahür eder. Hal böyle olunca bunların öyküdeki tahkiyesi, tasvir ya da gösterme biçimleri de doğdukları dil dünyasına uygun olmalıdır. Yoksa sevinç ya da acı, duygu olmak bakımından herkeste ortaktır.

 

YERLİ OLANDAN SOĞUMAK, YERLİ DÜŞÜNMEKTEN SOĞUMAKTIR

 

Bir yazarın, örneğin Borges’in öyküsüyle metinlerarası ilişki kurmayı seçmesi sadece havalı olmak istediğinden değil, Refik Halit ya da Esendal aklına gelmediğindendir. Dahası onun ruh dünyasında yerli yazarlar dolaşıma girmediğindendir. Birçok nedenden dolayı bilinçaltı, Borges’in bu iki isimden çok daha büyük bir yazar olduğuna hükmetmektedir. Bilinçaltı ya da belki bilinç, Borges’le yerli bir yazarı denk görme konusunda bir direnç göstermektedir. Anadilden koptukça kültürden de kopulacağını söylemiştik, bu bağlamda bir yan etki olarak öykülerimizin tematik olarak da farklılaştığını söyleyebiliriz. Kimi öykülerde kişi, eşya ve mekan isimlerinin yabancılaştığını görmek mümkün. Herhalde New York’ta geçen öyküyle İstanbul’da geçeni aynı olmayacaktır; herhalde Julia ile Ayşe aynı biçimde hayata bakmayacaktır. Kişiler, eşya ve mekan yabancılaşınca dil de ister istemez Türkçeden uzaklaşır. Öykülerde, “bunu yapmak istemezsin”, “evrenin armağanı”, “para yapmak” gibi ifadelerle karşılaşmak giderek doğallaşmaktadır. Çünkü yerli olandan soğumak, yerli düşünmekten soğumaktır. Böyle soğuyunca, bir anneye, yaramazlık yapan evladına “Allah seni kahretsin” dedirtebilirsiniz. Çünkü bizim beddualarımızın bile dua olduğunu bilmezsiniz: “Allah seni kahretmesin”, “Gözü kör olmayasıca”…

 

YERLİLİK İLE YERELLİK BAŞKA ŞEYLER 

 

Evrenselliğin yerlilikten geçip geçmediği şeklindeki tartışmanın da modası geçti. Belki de birçok tartışmanın modası geçtiği için sorunları da göremez oluyoruz. Oysa insanın temel soruları, sorunları başından beri aynı, farkıysa içine doğulan kültürlerin farkı kadar derin. Temeli, insana dair hikâyeler anlatmak olan öykü ve romanın nasıl bir dil dünyasından doğduğunu anlamak için öncelikle bu kadim soru ve sorunlara nasıl cevap verdiğine bakmak yeterlidir. Çünkü insana dair anlatılan her hikâye, insana bakışla ilgilidir. Bu bakış, aynı zamanda soru ve sorunlara verilen cevabı da belirler.

 

Genellikle yerlilik ile yerellik birbirine karıştırılabildiği için yerlilik, evrensellik karşıtı olarak konumlandırılır. Yerliliği savunmak, sanki evrensel olana sırt dönmek, içine kapanmak ve elde olanla idare etmek gibi algılanır ve kültürel yabancılaşmaya bir ilaç olarak sunulduğu düşünülür. Oysa yerlilik ait olduğumuz kültürün yaşam biçimini savunmaktır. Oradan beslenmek, oranın dilinden düşünmek ve yazmaktır. Zaten bu öylesine açık bir şeydir ki dünyaca okunurluk kazanan yazarların eserlerine yüzeysel bir bakış bile meseleyi kavramak için yeterlidir. Örneğin Dostoyevski’nin, Marquez’in ve Kemal Tahir’in köylülerinin “iş tutma biçimleri”nde ortak noktaları yok gibidir. Hatta bu “biçim”leri ifade etmek için yazarın seçtiği kimi kelimelerin diğer dillerde karşılığı bile olmayabiliyor. Burada çevrilebilir, başka kültürden insanlara aktarılabilir olan insandaki değişmeyen özdür; insanlık halleridir. İyi yazarlar, bu özle sahih dili kurabilenlerdir; bu da evrensel bir Esperanto’yla mümkün olamayacağına göre, insan mayalandığı kültüre, dile dikkat kesilmek zorundadır.

 

Yanlış anlamaya mahal vermemek için tekrarlayalım; sorun yabancı yazarların okunması değil, yerli yazarların yeterince okunmamasıdır.

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.