Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Arşivi

En çok okunanlar  


Cehalet felaketi

Uzun zamandır aklımdan hiç çıkmayan bir tamlama: Cehalet felaketi. Gezi direnişiyle ilgili yazılan bir rep şarkısının içinde geçiyor. “Bu yaşadığımız cehalet felaketi…” Yapıştı dilime çıkmıyor.


Kitap neye “değer”?

Lafı sözü fazla uzatmadan direkt konuya gireceğim. Yayın dünyamızda geçen haftaya damgasını vuran haberlerden biriydi YKY’nin 7 tonluk kitabı imha etmesi. Ya da daha doğrusu tam olarak edememesi… İmha sürecinde hurdacının kitapları ikinci el piyasasına sürmesi olayı patlattı, yayınevi açıklamasını yaptı, olay kapandı. Yayınevinin yapacağı bir şey yoktu, yoksa acaba var mıydı?


Edebiyat direnenlerin değilse eğer, hiç kimsenindir

İlk önce aklıma Sait Faik geldi nedense. Oysa o yaşamı boyunca edebiyat çevreleri içinde dışlanmayı, beğenilmemeyi, ötelenmeyi zarif ve iç burkan bir şekilde kabul etmiş gibiydi. Beğenmezler beni, hem belki de haklılar, deyip geçerdi. Peki bunun neresi direnmekti? Sait Faik, yazmaya hep devam etmişti.


Kara kapaklardan fal tutan!

Sizi bilmem ama ben resimli kitabı oldum olası severim. Hikaye arasında soluklanmak, hikaye içinde başka bir hikayeye, başka bir tahayyüle dalmak, resmi yapanın metni yazanın imgeleminden süzülüp gelen yeni imgelemine uzanmak garip, heyecan verici bir deneyimdir. Resimli kitap bulamazsam da tabii doğru kitap kapağına.


Gör, duy, hisset: Edebiyat şehrin bahçelerinde, gaz bombardımanının içinde el ele…

Yok yok merak etmeyin, “yeni dil, gücünü mizahtan alıyor, gümbür gümbür geldi” yazısı değil bu. Direnişin dili, sıkıcı sosyolojik, kuramsal, edebi analizlerin dışında da, onlara ihtiyacı olmadan da kendini üretiyor, yoluna devam ediyor nasılsa... Ben bugün sizlere yeni bir edebiyat kuşağının önsezili, hani neredeyse kehanetvari arayışından, bir araya gelişinden söz edeceğim.


Ağaçlara sarılanlar onları bir daha bırakmayacaklar!

Her şey bir ağaçla başladı, ne güzel. Doğanın en suskun, en dilsiz, bizim gözlerimize en durağan gelen varlığı seslendi birden, hareketlendi. Yüzüklerin Efendisi: İki Kule’de, en beklenmedik anda harekete geçip savaşın kaderini belirleyen entleri, Orta Dünya’nın en yaşlı ağaçlarını hatırlamamak mümkün mü...


Dan Brown’un cehennemi, buradan bir çıkış olmalı!

Evet Dan Brown yazdı, bir best ve longseller daha, kutlu olsun! Ocak 2013’te adını açıkladı yazar kendi web sitesinde kutlu eserinin, sonra şubatta kitabın kapağını gösterdi bizlere. Sonra “Tapınakçı Cehennemi: İsyanın Şövalyeleri” adlı kitap zaten yardımcı kitap olarak daha önceden bildirilmiş ve basılmıştı.


Köşeye sıkışmış yazardan sosyal medyanın efendisine

Aklıma ilk önce Charles Dickens geldi. Tefrika halinde basılıp satılan romanı Mister Pickwick’in Serüvenleri’nden şaka değil, tam 40 milyon pound kazanmıştı. Borç yüzünden hapis yatan ailesini kurtarmak için yazarlık yeteneğini ticari zekasına katarak, edebiyat tarihine damgasını vurmuş en önemli yazardı. Sonra bir de Balzac vardı tabii.


"Ejderhanın üflediği kendi soluğu / Biz onu alev, ateş sanırız’

Günler geçer, kitaplar yayımlanır, okunur, üzerinde düşünülür, konuşulur, sonra bir yenisi, bir yenisi daha… Ancak bazı hikayeler vardır, bilirsiniz, sizi içine hapseder. Benliğinizin bir parçasını bırakırsınız sanki o hikayenin dilinde, sözünde, sesinde, tuzunda.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.