Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

2013’e sorsam, devlet destek verir mi?

Tam Sabitfikir ekibinin hazırladığı yıl sonu edebiyat değerlendirmelerini didik didik edip yılın en önemli edebiyat olayı nedir diye düşünüp durmaktayken, birim başına düşen olay/felaket sayısını nefes kesici bir şekilde arttıran ülke gündemi imdadıma yetişti. Evet giderayak “edebiyat eserlerinin desteklenmesi hakkında” çıkan yönetmelikle sarsıldı bünyem ve de gündem. Sevinmedim desem yalan; ne kadar geç gelen bir yönetmelik diye diye hayıflandım desem doğru. Kimsenin desteklemediği edebiyat… Piyasanın vahşi koşullarına teslim edilmiş, yazarlarını bir "çoksatma-kahraman olma" hayaline kitleyip aç bırakmış edebiyat… Çokçokçok satamamayı şirketsel-finansal bir başarısızlığa çevirmiş edebiyat, yazarını kıt kanaat da olsa geçindirmeyen edebiyat, genç kuşak yazarlarını okurlarıyla hiçbir şekilde buluşturamayan edebiyatımız, edebiyat ortamımız… Var olması bile mucize!

 

Evet evet, evde, çevrede sevinç dalgası yaratan bu habere aslında o kadar heveslenmemiz gerektiğini de bilmiyor değilim tabii. Bakınız katılım şartlarına: “Yazarın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması; üretilecek eserin dilinin Türkçe olması; üretilecek eserin edebiyat üretimini artırması ve edebiyata yeni boyutlar kazandırması; üretilecek eserin özgünlük taşıması; projenin, başvuru öncesinde veya proje uygulama süresince herhangi bir fondan destek almamış olması." Evet muhteşem kadrolarımızda henüz üretilmemiş, üretilmeye niyetlenilmiş bir eserin edebiyatımıza yeni bir boyut kazandıracağını, bu "henüz üretilmemiş" eserin özgünlük taşıyacağını kimler kimler sezecek acaba? Dünya klasiklerini ahlaka aykırı bulan, çevirmenini-yayıncısını mahkemelere düşürüp bizi ele güne rezil edenler mi? Yoksa lise kitaplarındaki şiirlerden dize çalanlar mı? Ya da şehir şehir kitap muhbirliği ağı kuranlar mı? O da olmadı İskender Pala’nın falan yazdıklarını edebi eser zannedenler mi? Üstelik hal böyleyken hangi gerçek yazar guruna yedirip olur da alırsa bu devlet desteğini, sindirebilir ki; taslağı destek görürse, bu işte bir bit yeniği var diyerek kendinden, kendi edebiyatından şüphelenmez ki? Hem devlet destekli edebiyat, insanın bu canını sıkan tamlama üzerine sayfalarca da tartışılmaz mı? Aslında tartışılmaz. Edebiyata, edebiyatçıya bu türden destekler ortaya çıkarsa, artarsa devlet desteği de, vaka-i adiyeden olur. Arada kaynar gider. Sevinçler kursakta kalmaz.

 

Kursakta kalan sevinç bir yandan da aklıma Ursula K. LeGuin’in Amazon’a ayar vermek için yazdığı makaleyi getiriverdi. Edebiyatın her zaman çok küçük bir azınlığın işi olduğunu, 19. yüzyıl haricinde de, kitlelere değil, yine her zaman küçük bir azınlığa seslendiğini söylüyordu yazar. Ve sesleniyordu, ey sermaye, ey serbest piyasa elini edebiyattan çek! Destek olmak istiyorsan, ol ama edebiyatın sırtından para kazanılamayacağını artık anla! Evet, Türkiye burjuvazisi yine nasıl ve neye göre verildiği çok tartışmalı edebiyat ödülleri dışında edebiyatı hiç mi hiç desteklemiyor. Neden? Sanatın pek çok dalına prestij için nice yatırımlar yapılırken, edebiyat neden o kadar prestijli bulunmuyor, üstelik de son yirmi yılda bu kadar hareketli, bu kadar verimli bir edebiyat düzlemimiz, kendiliğinden, mucizevi biçimde oluşmuşken? Soruların yanıtları ne eski, ne yeni yılda var biliyorum; sadece sormaktan medet umuyorum...

 

Not: 2013, Leyla Erbil’in öldüğü yıl, ölümlü yıl... 2013, içimize direnişin doğduğu yıl, doğumlu yıl... Bırakması bu defa zor, herkese iyi yıllar…

 

 


 

 

* Görsel: Burak Dak

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Her ne kadar kitabın 5000 yıllık serüveni desek de, birçok iyi okur için kitabın tarihi, kendi serüveniyle birlikte ilerlemiştir aslında. Bizi kitaplara çeken şey, biraz da kendimizden dışarı çıkmak isteğidir. Okuduğumuz her macera, her tez ya da antitez, kitapla bizim aramızdaki gizemli bir sözleşme gibidir. Bu anlamda okumak soylu bir eylemdir de.

 

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.

 

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.